Babamı everdiler

Yenişehir’de otururken her şeyi merak eden bir komşumuz vardı. Dedikodu yapmayı çok severdi. Konuşacak kimse yoksa banklardan birine oturup  boş gezen, çenesi düşük dedikodu yapacak birini beklerdi.

Okulların açıldığı  bir mevsimdeydik. Sünnet düğünleri, nikah ve benzeri törenler arka arkaya gelmişti. Biz de dini nikah kıydırmak için imamın camiden çıkmasını bekledik. Herkes camiden çıkınca hoca efendiyi nikah kıyması için evimize davet ettik. Hoca efendi, babam ve nikah şahitleri konuşa konuşa   mahallemize kadar  geldik.

Bir kişi bize yetişmeye çalışıyordu…Soluk soluğa kalmıştı    ”Halil Efendi!…Halil Efendi!” diyerek yanımıza geldi. Bizim toplu halde camiye gitmemizi merak etmişti. Bu Meraklı Bekir’den başkası değildi. Babama dönerek : Hayır mı amca, hep birlikte niye geldiniz? Toplu halde camiye gelmenizi merak ettim. Bir şey mi var?

 Babamın kulakları ağır işittiği için Bekir’in sorularına   ben cevap veriyordum. Başımdan savmak için çok uğraştım fakat muvaffak olamadım. O yine sormaya devam ediyordu. Ben de bir yalan uydurdum “ Anam öleli on yıl oldu. Babam da ihtiyarladı, yalnızlık zor şey, biz de kırk  yaşlarında dul bir bayan bulduk. Babam seksen altı yaşlarında, dedikodu etmesinler diye herkesten sakladık.  Yazı-kader ne diyelim…”.

Bekir alacağını almıştı saflığından anlattığım bu hikayeye inanmıştı.   

Yolda beni görenler “Hoca gözün aydın, Halil Emmi’yi de evermişsin. Aradaki yaş farkı  önemli değil Babanın şurada kaç günlük ömrü kaldı , o kadın da sebeplensin” diyorlardı.

Bu hadisenin üzerinden bir hafta geçmişti. Herkes babamı tebrik ediyordu. Babam da bu tebrikten bir şey anlamıyordu. Kim kimle evleniyordu, kim kimi  tebrik ediyordu.

Öğle yemeği için eve gelmiştim. Babamda bir surat bir surat…Elini öpmek istedim, elini vermedi. Bir kabahat mı işlemiştim, kızgınlığı kimeydi.? Çocuklara sordum Meğer Bekir Efendi  söylediklerime inanmış , camiye giderken babama rastlamış, Hocam hayırlı olsun demiş. Babam da sinirlenmiş….o kızgınlıkla eve gelmiş. Babamın asık surat olması bu yüzdenmiş. 

Yanlışlığı düzeltmek lazımdı. Babama, baba senin de gördüğün gibi Bekir arkamızdan geldi. Başımızdan defetmek için böyle bir hikaye uydurdum, o da inandı…yapacağım başka bir şey yoktu…   Babam olan bitenleri bir de benden dinledi. Bütün bu saçmalıklar Bekir’ in saflığı yüzündendi.

Aspirin

Babamın verdiği parayla ev almaya gidiyorum. O tarihlerde Çeşme bu kadar rağbette değildi. Çeşme Kaymakamı daha önce Divriği’de görev yapmıştı. Çok çalışkan, çok tecrübeli bir  yöneticiydi. Gider gitmez yapı  kooperatifi kurmuş, öncelikle memurların ev sahibi olmasını sağlamıştı.

Uzun bir yolculuktan sonra Çeşme’ye gittim, bu sahil kasabasında ev, arsa sahibi olanlar benden yıllarca önce gelmişlerdi.

Başta Kaymakam Bey olmak üzere kime danıştıysam “Burası sana göre değil”  dedi. O kadar yolu niye tepmiştim? Arsa bile almadan Divriği’ye geldim. Acemilik çok kötü şeydi…

Saçmalıklar daha ben  Çeşme’ye gelmeden başlamıştı. Asker sevkiyatı olduğu  için otobüsler tıklım tıklım doluydu. Güç bela arka koltuklardan birinde yer bulabildim. Yanımda sakin tavırlı, oldukça ciddi bir yolcu vardı.

O yıllarda  askeri  sevkıyat  demiryolundan alınmış otobüs firmalarına bırakılmıştı.  İlk uygulamalar da  bu günlerde başlamıştı, acemi askerler , kara vagonlardan yeni kurtulmuştu.

Firmalar müşteri kazanmak için hosteslik  yapan bayanları otobüslerde çalıştırıyorlardı. Bindiğim otobüsün hostesi ufak tefek bir bayandı Ankara’dan ayrılır ayrılmaz aile sorunlarını bize dinletmeye başladı. Kocasına “Aspirin” diyordu. Afyon’ a kadar bu aspirin muhabbeti devam etti.

 Kaptan ışıkları söndürmüş, yolcular koltuklarında uykuya dalmışlardı. Otobüs Uşak’a yaklaşınca  arka koltuklardan  galiz küfürler gelmeye başladı. Yolcuların bir kısmı bağırtıya, şamataya uyandı.  Arka sıramızda oturan iki bayan beni önemli birine benzetmiş ola ki

 “Beyefendi, görevinizi niçin yapmıyorsunuz…” diye söylendi.  Meğer acemi askerlerden biri, hostesi çağırıp eliyle taciz etmiş. Hostes de askere tokat atmış ve küfür etmiş. Benim olanlardan haberim yok.

Şoför bir yandan arabayı sürüyor, bir yandan müşterilerle kavga ediyordu. Arka sırada oturan bayanlar tekrar bana seslendi. “Siz nasıl amirsiniz” diye beni vazifeye davet etti. Ben de istemeye istemeye “Trafik şubesinin amiri” oldum.

 Şoför  dahil müşterilerin  hemen hepsi benim amirliğime inandılar. Yerimden kalktım askerlerin yanına gittim.” İlk durak yerinde ifadenizi  alacaklar” dedim.

Benim yaptıklarım kanunsuzdu Artık İzmir’e yaklaşmıştım. Rolümü çok iyi yapmak zorundaydım. Askerlerden birinin kulağına “Ben polis falan değilim. Sizi kurtarmak için böyle yaptım. İlk benzinlikte inersiniz, otobüsü kaçıran müşteriler gibi bir sonrakine binersiniz” dedim.

Acemi askerler dediğimi yapmışlar. Her biri bir yere dağılmışlardı. Otobüsten inerken kocasına “Aspirin” diye hitap eden hostese de biraz öğüt verdim.

Kadir Öğretmene Hediye

Kadir Öğretmen, babamın arkadaşı, benim de  öğretmenimdi. Aslen Kangal doğumluydu. Sert, disiplinli bir öğretmendi. O tarihteki öğretmenler gibi günlük tıraş  olur, ütülü gömlek giyer, kıravat takardı.

Arkadaşlarının  hemen hepsi içkiyi severdi.  Sigarayı bırakmak akıllarına gelmezdi. Biz öğrenciler Kadir öğretmenin bu yönünü bilmezdik . Bir gün babam “Oğlum, Kadir öğretmen düşmüş ayağını kırmış geçmiş olsuna  gidelim ” dedi. Yanlış hatırlamıyorsam İstiklal İlkokulu’na  yakın bir evde oturuyordu. Hanımı bizi karşıladı “Kadir öğretmen yan odada  yatıyor “ dedi.  Yakın mesai arkadaşları bizden önce gelmiş  ağır ağır içiyorlardı. Benim çok tuhafıma gitti.

 Geçmiş olsuna gelenler hediyeli gelmişlerdi. Biz de  Kadir Öğretmene leblebi getirmiştik. Her halde ikrama geçmiştir.

Babamın anlattığına göre Kadir Öğretmenin ayağı alçıya alınınca arkadaşları “Biz  Kadir’e ne götürelim” diye çok düşünmüşler. En münasibi rakı götürelim hem biz içeriz, hem de ev sahibi  ….Sonunda rakı götürmeye karar vermişler. Kadir öğretmen de arkadaşlarının bu jestinden çok etkilenmiş “Bana getirdiğiniz en güzel hediye bu oldu  ,demiş.

Kekeme Bekir

Benim gençlik yıllarımda renkli  simalar vardı. Kasaba halkı bunlarla  konuşur, bunlarla derdini atardı. Bu iyi nisanlardan biri de Kekeme Bekir’di. Bekir usta terzilik yapardı. Köylüler ceketlerini ve pantolonlarını Bekir Ustaya diktirirlerdi.  Usta bu işten iyi anlardı.   Yine kasabada  ağaç ve toprak malzemeyle  ev yapan bir usta daha vardı. Bunlar baba oğul çalışırlardı.  1950 yılında bizim evimizi de bu ustalar yapmışlardı. Evin kapıları ve tahta dolapları bugün yapılmış gibi  sapa sağlam durmaktadır.

Cemil Usta  İlkokulu bitirmişti;  fakat   bir lise talebesi kadar bilgisi  vardı. Kore savaşları (1950) yeni başlamıştı; bana Türk ordusunun Kunuri cephesindeki  kahramanlıklarını anlatırdı.  

       Baba oğul sigara içerlerdi.   Tek alışkanlıkları sigaralarıydı. Babası Semih Usta yorgunluğunu gidermek için her akşam  Peri’nin Lokantasına   giderdi. Evde rakı içmezdi . Eğer içecekse lokantada içerdi.  Cemil Usta içki içmezdi. İçkiden nefret ederdi. Yıllarca babasına inat içki içmedi. Fakat bir gün duyduk ki Cemil Usta da babasına kızıp içkiye başlamış. . 

Kasabanın ileri gelenleri  Cemil Efendinin içki içmesine kızıyordu. Fakat nasihat da fayda vermiyordu. Eşte günlerde bir sarhoş öldü. Cenazesi günlerce içeride kaldı.  Kekeme Bekir için bulunmaz  bir fırsat doğdu.  Nasihat etmek için Cemil Usta’nın evine geldi. Cemil akşamdan sızıp kalmıştı. İhtiyar annesi onu yatağında  döndüremiyordu; yatak değiştirmek için komşuları çağırıyordu.

Cemil biraz kendine gelince hayretle  Kekeme Bekir’in yüzüne baktı…Kekeme Bekir sabah sabah niye gelmişti?  O, zihin bulanıklığı içinde iken  Kekeme Bekir konuşmaya başladı: “Oğlum Cemil…Şu haline bak, leş gibi kokuyorsun…Yatağın, yorganın kirler içinde…Kendine acımıyorsan o yaşlı annene de acımıyor musun? Eğer ölürsen  senin ölümün bizim iki saatimizi alır. Yani çarşıdaki dükkanımız  iki saat kapalı kalır. Cenaze namazı, Yasin-i şerif derken herkes çıkıp evlerine gelir…Bu çok güzel ve hakkında hayırlı…Yok öyle değil de yatalak olup kalırsan sana kim bakacak?

Cemil bu soruya cevap veremedi…. Aradan birkaç yıl geçti Cemil Usta düzeldi. İçkiyi ve sigarayı bıraktı. Kasabalı bu hadiseyi unutmuşken selalar verilmeye başladı. Kekeme Bekir sizlere ömür. Cemil Usta’nın değil de  Kekeme Bekir’in selası verilmişti….

(Sivas 23 Ocak 2012)

Koltuk Değnekleri

Ortaokullardan birinde Türkçe dersine giriyorum. Kalabalık bir sınıf; fakat çok terbiyeli…Necatı adlı bir öğrencim var. Koltuk değnekleri ile yürüdüğü için derslere hep  geç kalıyor. Necati’yi koltuk değneklerinden kurtarmak istedim. Öğrencilere “Bugün tahtayı Necati” silecek dedim. Sınıfta bir sessizlik…Şaşkınlıkları geçtikten sonra itiraz etmeye başladılar:

“Olur mu Hocam. Necati koltuk değnekleri ile ayakta duruyor. Koskoca sınıfta bula bula Necati’yi mi buldun…Olmaz Hocam, tahtayı biz sileriz…”

Ben Necati’nın tahtayı silmesinde ısrarlı idim. Necati tahtanın başına geldi. Tek ayağı ile tutunmaya çalıştı. Biraz sildi, sonra yoruldu…. Aslında benim yaptığım işkenceden farklı bir şey değildi.

Bu işkenceye son vermek için: Necati artık yerine oturabilirsin, dedim. Çocuk sinirli sinirli yerine oturdu, kendisini sınıfta aşağılanmış  biri  olarak gördü…Ders bittikten sonra öğrenciler başıma toplandılar. “Hocam, Necati topal bir öğrenci, tahtaya kaldırılacak başka birini bulamadın mı ? Her zaman olduğu gibi biz gene sınıfın tahtasını sileriz..

Ertesi hafta Necati’yi yine tahtaya kaldırdım.

Koltuk değneğini tahtaya dayamasını istedim. Düşerim diye korktu. Ben rahat ol,silersin, dedim…Kan ter içinde sildi, tahtadan indi. İnerken koltuk değneklerini istedi; vermedim. Mecbur kaldığı için hafif aksayarak sırasına kadar gitti. Oflaya poflaya yerine oturdu.

Öğrencilere: Sevgili çocuklar, Necati kardeşinizi alkışlayınız, dedim. Sınıftakiler Necati’yi yürekten alkışladılar. Ben de alkışlayıp yanaklarından öptüm. O günden sonra Necati koltuk değnekleri ile yürümeyi bıraktı. Biraz aksayarak yürüdü ama kendine güven geldi..

Ben bu hadiseyi unutmuştum. İmam Hatip’ten ayrılalı yirmi yıl olmuştu. Üniversitedeki odamda otururken kapı çaldı içeriye hafifçe  aksayan bir genç geldi. Gayri ihtiyari: Necati sen misin dedim. Evet hocam, dedi ve elimi öptü. Çok duygulandım. İktisat Fakültesi’ni bitirmiş, öğretim görevlisi olarak Üniversite’ye girmiş. Benim Üniversite’de olduğumu duyunca, ziyaretime gelmiş.

Bana kızdın mı? dedim. Hayır hocam dedi, ilk haftalar aksayarak okula gelmem beni incitiyordu ama zamanla değneksiz yürümeye alıştım. Kendime güven geldi üniversiteyi de bitirdim. Allah sizden razı olsun dedi.

Zaman zaman Necati’yi koşu yolunda eşofmanlarını giymiş yürüyüş yaparken görüyorum, selamlaşıyoruz ; hal hatır sonuyoruz.

Artık size kibar davranacağım

Ben öğretmenliğimin ilk yıllarında argo söylemeyi çok severdim…”Ulan oğlum, lan buraya gel…” gibi. Öğrencilerim de benim bu konuşmama alışmıştı.

Bir gün sınıflardan birinde “Çocuklar artık “lanlı” konuşmayacağım “ dedim. Öğrenciler fısıldaşmaya başladılar. “Bu adama ne oldu? Başına saksı mı düştü? “  demeye başladılar.

Ben: Edebiyat edep demektir. Argo şeyler konuşmayacağız diye konuşmaya devam ettim…

Bu güne kadar argo konuşan hocalarının kibarlığını yadırgadılar. İçlerinden biri : “Huy mu değiştirdin hocam…Biz senin davranışlarını, konuşma şeklini seviyoruz….” Bir kere kafaya koymuştum, derslerde çok kibar olacağım.

 Öğrencilerden biri “Hocam bir saygısızlık mı yaptık…Yandaki sınıflardan edebiyat kitabı bile aldık. Derslere zamanında girdik…Daha ne yapalım.? dedi.

 Onlar da şaşırmışlardı. Masadan kalktım koridora doğru yürüdüm. Sınıf da arkamdan…

Bir şamata, bir gürültü. Beni koridorun başında yakaladılar, omuzlarına aldılar, tepinmelerim boşuna çıktı. 

Sınıftan içeri soktular, zorla yerime oturttular, iki omzuma birden bastılar…” Sözünü geri al hocam….Sözünü geri almazsan seni bırakmayız… Biz senin harbiliğini seviyoruz “ dediler. Gülümsedim, sınıftakiler “Ohhhh dediler ve derin bir nefes aldılar.  “İşte böyle hocam, sen bize eskiden olduğu gibi davran…Söğ, ıç  ama bizi bırakma.  Edebiyat dersimiz gene eskisi gibi  olsun.

Beni seven arkamdan gelsin

1965’li yıllar. Sivas Sanat Okulu’nda Edebiyat öğretmeniyim. Öğrencileri çok seviyorum. Sanat Okulu öğrencileri genellikle fakir ailelerin çocukları olduğu için saygılı ve mert insanlar. Sevdiklerini seviyorlar. Benim de gençlik yıllarım… Öğrencileri anlıyorum. Ufak tefek kusurlarını görmüyorum, fakir çocuklara elimden geldiğince yardım ediyorum.

İşte böyle bir ortamda öğrenciler kendilerine tanınan teknikerlik eğitiminden yoksun bırakıldılar.  O tarihte Sanat Okulu öğrencilerinin gideceği başka bir yer  yok.  Çocuklar haklı. Öğrencilerim  Sivas tarihinde ilk defa dersleri bıraktılar; tam bir hafta derse girmediler.

Okul Müdürü, Milli Eğitim Müdürü, Emniyet Müdürü…Vali yardımcısı….Sivas’ın saygın kişileri bunlar derse girsin diye çok uğraştılar…

Aradan 50 yıl geçti, şimdi olmuş gibi hatırlıyorum. Sanat Okulu’nun trafosu önünde toplanmışlardı. Beni görünce bir alkış tufanı koptu. “Yaşa Hocam, anlarsan bizim derdimizden sen anlarsın”… Ben de gaza geldim, onlara:

-Sizin hakkınızı kimse yemez Hakkımızı okulun içinde arayalım.

Her kafadan bir ses çıkıyor…

  • Çocuklar bu böyle olmayacak, beni seven öğrencilerim arkamdan gelsinler.
  •  Ben içeriye doğru yürüdüm, arkamda öğrenciler… İkinci kata çıkınca herkes sınıflarına girdi.

Yöneticilerin yapamadığını ben  sevgimle başarmıştım.

Sait’in kız kaçırması

Duydun mu la gardaş? Sait kız kaçırmış …

Sait’in mezun olmasına bir hafta  var. 

… Duyanlar “Ne acelesi var, bekleyemediler mi? … diyorlar… Kaçırdığı kız da son sınıfta… “Haydi kaçalım” demişler ve kaçmışlar. Bugüne kadar ortaokul öğrencilerinden kız kaçıran olmamış. Bu ortaokuldaki ilk vaka…Bunların ki ilk…

Kızın anası ve babası Savcılığa baş vurmuşlar. Savcılık yaşları küçük olduğu için bir şey yapmamış. İş, okulun disiplin kuruluna  kaldı. Müdür bizi zorluyor, bir an önce kurulu toplayıp karar vermemizi istiyor. Disiplin kurulu başkanı müdür yardımcısı; ben üyeyim… kurulda bir öğretmen daha var… Müdür yardımcısı ve ben uzatmaları oynuyoruz. Zaten olan olmuş… Kızın anası ve babası cezalandırmamızı istiyor; Sait’in yakınları siz bilirsiniz hocam, bizi mağdur etmeyin, diyor. Ders yılı bitti, okullar tatile girdi. Biz de Sait’i mezun ettik. Mezuniyetinden iki hafta sonra işleme başladık. Mezun olan öğrenciye ceza verecek değiliz ya…

Sait bir devlet dairesinde işe başladı, iki de çocukları oldu.

Bir gün Pazar yerinde dolaşırken Sait beni görmüş olacak ki “Hocam dedi, bunlar benim oğullarım, ellerinden öperler…Sana minnettarız, senin sayende ekmek sahibi olduk. Oğullarım da pazarcılık yapıyor. Allah’a şükürler olsun geçinip gidiyoruz…” Pazar yerinde bıyıkları terlemiş iki delikanlı babalarına yardım ediyorlardı.

Baba’yı Severim…….

(Dr. Tahir Kutsi MAKAL’ın anısına hürmeten)

Tarla’nın Haziran (1999) sayısını aldığımda sanki içime doğmuştu… Bende bulunan telefon numaralarıyla  “Baba Tahir”i aramaya başladım. Karşıma hep başkaları çıkıyordu. Bir türlü kendisine ulaşamadım….Aradan iki gün kadar geçmişti ki, Mehmet Yardımcı telefon açtı…

-Baba’yı yitirdik!…Başımız sağ olsun!…

O’nu en son, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yapılan 2. Uluslararası Kıbrıs Kongresi(22-28  Kasım 1998)’nde görmüştüm. Kongre müddetince bizden hiç ayrılmadı. Akşam olunca Prof.Dr.Taciser Onuk, Yrd.Doç.Dr. Mehmet Yardımcı ve eşi, birde benim hanımım hep aynı masayı paylaştık. Baba, son Moldavya gezisinden bahsediyor ve Taciser Hanım’a serzenişte(!?) bulunuyordu. Bir de şiir yazmıştı onun için….

Sonra Kıbrıs’tan döndük….

Uzun zaman bir birimizden haber alamadık. 23 Şubat 1999’da hasta olmuş. Hastalığını Tarla dergisinden öğrendim. Telefon açıp geçmiş olsun, dedim; Allah’tan hayırlı şifalar diledim. Baba, sağlığına kavuşunca 15 Nisan’da Tahir Kutsi Gecesi yapmışlar; ne kadar sevindim….

Benim içime doğduğu gibi sanki Sevgili Tahir Kutsi Makal’ın da içine doğmuştu. Tarla’nın Haziran(1999) sayısında, “Dost Seslenişi” başlıklı yazısında, bir veda havası seziliyordu:

Dünyanın bütün güzelleri sağ olsun; ilham verirler bana. Güzelliklere, güzele dayanamam… Şair, hayran olan adamdır. Bir güzel, bir güzellik görünce hayretlere düşerim….(…) Özlem dolu, dualar dolu, dostluk dolu mısralar bu sıralar değişik şairlerden ard arda geldi. Hastalığımız üzerine dost şairler duygulandılar, hüzünlendiler. İyileşmemiz için, bir daha hasta yatağına düşmemem için dedelere, babalara gidenler olmuş… Sivas’tan Kutlu Özen yedi yatır gezmiş. Kutlu Özen daha önce de yedi yatır gezmiş, bir yıl yaşamam için dua etmişti.

Adana’da Çukurova Üniversitesi’nin sempozyumunda idik. Kutlu Özen geç gelmiş. “Baba geldi mi?” diye sormuş. “Geldi, odasına çekildi” demişler. “Hah, öyleyse hizmet etmekten kurtulduk…” diyesi olmuş….Sağ olsun M.Sabri Koz kardeşim bize yardımcı oldu; rahat bir gece geçirdik.

Sabah kahvaltıda Kutlu Özen’in akşamki tavrını bana anlattılar. Biraz sonra Kutlu gelerek ellerime sarıldı. “Hoş geldin, ne zaman geldin?” diyor.

Dedim, “Aslanım, azlettim seni halifelikten!..”

Bizim bir “Fıstıki Tarikatı” var… Ana ilkesi  sevgi, barış ve dostluktur…Tarikatın şeyhi benim… Ben gidince(!), de Kutlu Özen yerime geçecek…Bir yıl cezalısın. Bir yıl içinde göçersem(!) halifem Nail Tan’dır…

Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme eski Genel Müdürü Nail Tan, boynuma sarıldı. Pek tabii, tarikat şeyhi tayin edilmek az iltifat değildir.

Ertesi yıl, Antalya’da “Uluslar arası Türk Folklor Kongresi” yapılıyor. O zamana kadar Kutlu Özen, cezalı olduğundan Sivas yöresinde ne kadar yatır varsa dolaşmış, yaşamam için dua etmiş…

Bana yazdı, hal böyle diye… Telefon ettim:

-Yavrum, madem yatır yatır geziyorsun, incele konumlarını…Kimdir, nedir, anla da yaz…Aynen tuttu sözümü, araştırdı, yazdı. Fotoğraflı bir kitap yayınladı: “Sivas Yöresinde Eski Türk İnançlarına Bağlı Adak yerleri”

İşte bu Kutlu Özen ve bazı arkadaşlar, hastalık haberimi duyunca dedelere, babalara koşmuşlar. Zahmetleri ziyan olmadı, dilekleri tuttu, çok şükür ayaktayım…”

Sevgili Baba, Sevgili Dr.Tahir Kutsi Makal…

Hani sen bir tarihte(31.12.l990) yılbaşı tebriki yazmıştın…”Yeni yılınızı candan kutlar , selam, sevgi, saygı sunar. Sonra ilave etmiştin: Severim seni arslan  Kutlu! “

Ben de seni seviyorum Sevgili Baba Tahir….

Yazımın başlığını niçin seçtiğimi şimdi anlıyor musunuz?

Baba, seni severim….

Şimdi, etten, kemikten bir fani olarak aramızda yoksun! Fakat, dostluğunla, insanlığınla, sevecenliğinle, üretkenliğinle, eserlerinle hep aramızda olacaksın…

Bana gelince…. Seni hep hatırlayacağım…. Seni hep “Babanız yine aşık çocuklar”  dizelerinle hatırlayacağım…

Allah’ın rahmeti üzerine olsun!…

Sivas, 4 Temmuz 1999, Pazar