Sivas’a getirdiğim dut dalı

Bülent Ecevit Başbakan’dı. Bir konuşma sırasında liselere turizm ders koyalım demiş. Onlar da Sayın Başbakanım isabet buyurdunuz, demişler.  Bu projenin uygulanmasını illerdeki Milli Eğitim Bakanlığı’ndan istemişler. Onlar da bu işi Halk Eğitimi Başkanlıkları  yürütsün demişler.  Bana bir yazı geldi.  “Manavgat tesislerinde yeriniz ayrılmıştır. Program yapmak için Antalya’ya geliniz” deniliyordu.

Sivas o tarihe kadar böyle bir kış görmemişti. Yola çıkarken en kalın elbiselerimi giymiştim. Otobüs Antalya’ya yaklaştığında hamama girmiş gibiydim. Otobüsten indiğim uzaydan gelmiş gibiydim. Ayağımda yün çoraplar, başımda tiftik dokuma bir külah, üst üste giyilmiş hırkalar ve kalın bir palto….Misafir kaldığım otele bu kılıkta gelmiştim. İlk işim bunları çıkarmak oldu. Yazlıklarımı giydim. Ohhh  dünya varmış, dedim…Şubatın ikinci haftasında Alanya çiçekler içindeydi. Ben doğma büyüme Sivaslı olduğum için Şubatta olgunlaşmaya durmuş  dutları hayretle görmüştüm.  Sivas’a üstünde olgunlaşmış dutları olan iri yapraklı  bir ağaç dalı götürmeyi kafama koymuştum.

Sivas’a geldiğimde herkes beni merakla dinliyordu. Antalya’da dutlar bile olgunlaşmış dediğimde yok bu kadarı da fazla, bizimle kafa mı buluyorsunuz diye inanmak istemediler. Sempozyum çantasını masanın üzerine koydum, yem yeşil dut dalını öğretmen arkadaşlara gösterdim…Gerçekten hayret ettiler. Çünkü Sivas’ta dutlar Haziranda olgunlaşıyordu……

Müezzin Reşit Efendi

1950’li yıllar. …Aklımda yanlış kalmadıysa, Gökçe Cami’nin müezzinliğini Reşit Efendi yapıyordu. İlerlemiş yaşına rağmen Çavdar Hoca Efendi de caminin imamıydı. İnce, uzun boylu nur yüzlü bir ihtiyardı. Namazı gayet yavaş kıldırırdı. İkindi namazından sonra Kuran  okurdu. Arka saftaki cemaat sesini zor duyardı. Bütün bunlara rağmen herkes hocaya hürmet ederdi, onun emekli olmasını istemezdi. Kabakulak olduğumuz zaman yüzümüzdeki şişi Çavdar hocaya yazdırırdık.

Benim ilkokula gittiğim yıllardı. Minarelerden Türkçe ezan okunuyordu. Bir gün baktık ki caminin müezzini değişmiş yerine Reşit adında bir genç gelmişti. Sesi gürdü…Ezanı yürekten okuyordu. Okuduğu ezan ta… a…uzaklardan duyulurdu. Hocanın ezan okurken   sık sık çenesi çıkardı.

Divriği’deki yemenici esnafındandı. 1980’li yılarda kendisinden derleme yapmıştım.

Çocukluğumuzun ramazanlarında camilerde yaramazlık ederdik. Reşit Hoca hemen namazını bozar, eline aldığı sırığıyla bizi kapı dışarı ederdi. Bir ramazan gecesiydi, en arka safta bir grup çocuk saf tutmuştuk. Yanımızda hatırladığım kadarıyla elli yaşlarında bir amca da vardı. Hemen arkamızda çekili perdenin arkasında hanımlar namaz kılardı. Yine bu mahalde yani hanımların arkasında da caminin sobasında yakılan meşe odunları yığılıydı. Cami çok sıkış olduğu için zaman zaman ayağımız perdenin arkasındaki hanımların başına değdiği olurdu. Birden perde birazcık havaya kalktı, bir el görüldü, elinde meşe odunu, yanımızdaki amca tam secdedeyken sırtına hışımla indi, Adamcağız bir iniltiyle yere yapıştı, biz koptuk, Müezzin Reşit elinde sırığıyla yetişti, bizler önde o arkada cemaati çiğneye çiğneye dışarıya canımızı attık, kapı arkadan sürgülendi, kimimiz sırığın acısını halen hissederken, bir başka camiinin yolunu tuttuk.                                              

Yine bir ramazan gecesiydi; “Kültür Camiinde” teravi namazındayız. Merdivenle çıkılan üst mahfil her ramazanda olduğu gibi hanımlara mahsustu. Namazın ortası bir çocuk huysuzluk ediyor. Annesine “hadi gidelim” diyor. Tüm cemaat dinliyor. Anne namazda, cevap veremiyor… Bir müddet sonra çocuk “hele, bak hele, gülüyor bana cevap vermiyor” sözü camide yankılandı. Diğer çocuklar sesli, yaşlılar sessizce gülüşmeler duyuldu. Kimi ihtiyarlar “la havle…”  çekerek gülüşmeleri bastırmaya çalıştı Kutsal gecelerde Gökçe Cami’deki Hırka-yı Şerif, açılır, mukaddes emanetler, ilkönce erkekler, sonra da kadınlar ve çocuklar tarafından ziyaret edilirdi. Ziyaret bitince bunlar ilahilerle minberdeki  yerine konulurdu. Mevlitlerde düzeni sağlamak, şeker, gülsuyu gibi malzemeleri temin etmek Reşit Hocanın görevleri arasındaydı.

Komşuluk

Komşu, oğlun geldi mi?

Komşuluk, evlerin evlerle,  dükkânların dükkânlarla, mahallelerin mahallelerle, köylerin köylerle, bahçelerin bahçelerle, tarlaların tarlalarla kardeşliğidir.

Ben bu yazımda daha çok evlerdeki komşuluklara değineceğim. Ah! Nerde o eski komşuluklar demeyeceğim Ah! Nerde o bayramlar demeyeceğim. Bana göre komşuluk henüz bitmedi; mütevazı evlerden, gecekondulardan toplu konutlara taşındı. Yeni nesil  eski komşulukları bilmediği için bu durumdan rahatsız olmuyor; elli yaş üstündekiler  “Nerede o eski günler” deyip iç çekiyor.  Ben yaşlı bir öğretmen olduğum için bu değişimi normal buluyorum. Bizden önceki nesil de bizler için aynı şeyleri söylüyordu. 

Bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda komşuluk münasebetleri birden bire değişmiyordu. O mahallede doğan insanlar, o mahallede doğuyor, o mahallede okuyor, o mahallede iş buluyor, o mahallede evleniyor ve  o mahallede  yaşıyordu. Köylerde köy kültürü, kasaba ve şehirlerde mahalle kültürü vardı.  Bu kültürün devamlılığını yaşlılar ve yetişkinler sağlardı.

Bugünkü gibi hatırlıyorum bir tarihte komşumuz İsmail Efendi beni sigara içerken yakalamıştı. Kulağımı bir güzel sıktı, sonra eve gönderdi. “Bu senin kulağına küpe olsun; bir daha görürsem kulağını koparırım”dedi.

Görenler de  “Allah razı olsun, İsmail efendi” dedi.

          Mahallenin yetişkin erkekleri ve bayanları kulağımızı çekerken kimseye danışmazdı. Mahalle terbiyesi okulda da devam ederdi.

           Çocuğun babası okula yazdırırken öğretmene “Muallim efendi bu çocuğun terbiyesi sana ait, eti benim, kemiği senin “ derdi. Öğretmenler de fırsat bu fırsat deyip öğrencileri kolay kolay dövmezdi.

         Her mahallenin kendi kültürü vardı. Mesela bizim mahallenin (Hacı Osman)  çocukları çok yaramazdı;  komşularını şamata yaparak rahatsız ederdi. Biz o kadar yaramazdık ki analarımız dayak yemeyelim diye babamıza söylemezdi.

          Ağabeylerimiz belalı ve çok sertti.  Mahallenin namusu onlardan sorulurdu. Mahalleye ilk defa gelen bir genç, aynı sokaktan bir daha geçemezdi.  Geçmeye yeltenirse ilkin küçük çocuklara havale edilir onlar da “Eniştemiz de bek yakışıklıymış “ diye dalga geçerlerdi. Uzatmaları oynayan genç dayak yemeden vak’a mahallinden sessizce kaçardı. Mahallenin çocukları “Eniştemiz de bek tabansızmış” diye gülüşürlerdi.  Kimse bize cart curt edemezdi.

Mahallenin görünmeyen sınırları vardı, o sınırlar evimizden başlar ve diğer komşu evleri ile devam ederdi

Herkes kendi çöplüğünde öterdi.  Herkes kendi mahallesinde havaya girerdi. Mesela biz başka mahallelere kavgaya giderken “Hacı Osman uşağı/ Çifte bağlar kuşağı/Şaka şuka dinlemez/ Çeker gama. Bıçağı”  diye bağırırdık. Bizden daha belalı mahalleler de vardı. Onlar da lafın altında kalmaz mahallelerin adını söyleyerek karşı tarafı tahrik ederlerdi. Her iki tarafta birbirine bol bol söverdi. Bu arada küfür edebiyatımız zirveye çıkardı.

        Divriği benim çocukluğumun geçtiği yerdi. Kasaba bağlı bahçeliydi. Her evin mutlaka bahçesi vardı. Herkes bahçesine ağaç dikerdi; bostan yapardı. Bahçedeki otlarla inek beslerdi.

Divriği’nin de fakirleri vardı fakat hiç kimse aç kalmazdı. Hz. Peygamberin “Komşusu aç yatarken kendisi tok yatan bizden değildir” hadisi şerif i aynen uygulanırdı.

Bir zamanlar Sivas merkezinde adı dayıya çıkan belalı yiğitler vardı. Bunlar geceleri “Avvvv! diye nara atarlardı fakat mahallenin hudutlarına gelince edeplerini takınır, ses çıkarmazlardı… Pulurlu Hafız, Gızılbaş oğlu Yadiğar, Dayı Selahattin… Aklıma ilk gelenlerdi. Bunlar komşularını gözleyip gözetirdi. Sonbahar gelince zenginlerden aldığını fakirlere gönderirdi.

Sivas merkezindeki mahallelerde geleneksel bir hayat vardı. Hıdırellez, Eğrilce, Sıçancık gibi törenler hep birlikte yapılırdı. Geleneğe uymayan yeni komşular mahallenin yaşlıları tarafından uyarılırdı.  Ortaokul öğretmenliğine başladığım yıllardı. İmam –Hatip’in karşısında bir ev tutmuştum. Eşim o yıllarda çok gençti; Sivas’ın geleneklerini bilmiyordu.  Mayıs’ın üçüncü haftasıydı. Mahalle bakkalından ekmek almış eve getiriyordu. Marşanlar’ın Hanım Teyze “Aman kızım ne yapıyorsun: bugün sıçancık,  bugün eve  bir şey girmez ki , ben sana ekmek getireyim, kocanla onu ye!..” Eşim şaşırıp kalmış. Eve gelince bunları söyledi.

          Genç kızlar mutfak kültürünü annelerinden öğrenirdi fakat komşuların da katkısı vardı. Kış hazırlıkları  komşularla birlikte yapılırdı. Divriği’de  sebze ve meyve boldu, dut pekmezi, pestil, salça, erişte, umaç gibi şeyler birlikte yapılırdı. Komşu kızları   annelerinin yanı sıra komşulardan da çok şey öğrenirdi.

      Komşulukta iyi günlerde tatlılıklar, kötü günde acılar paylaşılırdı. Herkes birbirine yardım ederdi. Özellikle köy düğünlerinde yakın köylerden davet edilenler komşulara misafir edilirdi.   Baharözlü Feryadi bir şiirinde  “Misafire hizmet sünnet/etmeyenler bulmaz cennet “ diyordu. 

        Eski Divriği evlerinde  kolayca geçilsin diye konulmuş “komşu kapıları” vardı. Özellikle kadınlar bahçeden geçerek sokağa çıkmadan komşulara giderdi.

Rahmetli annemin eli açıktı. Meyveler olunca bahçede yetişenlerden komşulara gönderirdi.

 Yine him hime (duvar duvara) komşular birbirlerine duyurmak için him döğerlerdi. Büyük annem, komşumuz Zarife Hanımla konuşmak için him döverdi. O da him döverek duyduğunu söylerdi.

Sivas’taki uzun kış geceleri tel helvası çekilerek ve sohbet edilerek geçerdi. Köylerde genç kızlar her gün bir evde toplanarak bulgur çekerlerdi.

        Ramazanlarda komşular oruçlarını açmak için bir araya gelirlerdi. Köy odalarına aşıklar davet edilir, aşıkların söylediği türküler dinletilirdi. Eğer uzak yerlerden bir âşık gelmişse komşulara haber verilirdi. Sivaslı âşıklardan Veysel, Talibi, Ali İzzet, Feryadı gibi âşıklar düğünlere davet edilirdi.

         Komşuluk Sivas yöresinde 1960’lı yıllara kadar altın çağını yaşadı. Kerpiç evler azalınca komşuluk bitti. Gecekondularda can çekişen komşuluk beton binaların soğuk duvarlarında sona erdi 

Merdivenli evler köşesine çekilince Çok katlı binalara konulan asansörler komşuluğun da sonu oldu. Artık günümüzde aynı apartmanda oturan aileler birbirlerini tanımaz oldu. Hâlbuki mahalleli birbirlerini tanırdı. Günümüzde sabahleyin erkenden kalkanlar komşularına rastlamadan evlerinden çıkıyorlar. Yine dönüşlerinde kendilerini asansöre atıp kimseyi görmüyorlar. Komşuluk güzel bir töreydi “Komşu komşu hu;.oğlun geldi mi ?  temennisi  hayal oldu. Kimse kimseyi tanımıyor; kimse kimseden haber sormuyor. Komşuluk aynı apartmanda oturmak değil ki!.

Eğinli Arif

Her sonbahar geldiğinde  kasabanın fakirleri köylere gider buğday toplarlardı. Köylerde su değirmenleri vardı, buğdayı bu değirmenlerde öğütüp un yaparlardı. Eğinli Arif de bunlardan biriydi.  Fakir, hastalıklı, konuşma özürlü bir adamdı. Onun Divriği’ye geldiği hemen belli olurdu. Elindeki tefi “Dım bada dım dım….dım bada dım dim ritmiyle çalardı. Mahallenin çocukları Arif’ in başına toplanırlardı. Ona bahçelerinden getirdikleri meyveleri verirlerdi..

Harmanlardan epeyce buğday toplamış olmalı ki keyfinden ıslık çala çala değirmenin yolunu tutmuş. Elindeki tefi kendine has ritmiyle “Dım tapa tapa dım tek… “ bestesiyle  çalmaya başlamış.

Değirmenler tekin değildir. Cin, peri, alkarısı, hıbılık gibi herkese görünmeyen varlıklar değirmenlerde yatıp kalkarlar, bazı insanlara görünürler inancı değirmenciyi iyice korkutmuş. Un öğütmeye  gelen köylüler, değirmenciye ne kadar hurafe varsa , anlatmışlar. Değirmenci  korkmaya başlamış. En  küçük bir çıtırtıda Allah deyip dua ediyormuş. . Bozuk Kürt şivesi ile belki yüz defa mismillah(Bismillah) demiş.

Kan ter içinde iken değirmenin kapısı tıklamaya, güm güm etmeye başlamış, Değirmencinin gözleri yuvasından fırlamış bir haldeyken Arif umursamaz bir tavırla içeri girmiş  konuşma özürlü olduğu için değirmenciye derdini anlatamamış.

Sonra Değirmenci ile karşılıklı olarak oynamaya başlamışlar. Sabaha kadar oynamışlar, yorgunluktan çuvalların üzerinde uyumuşlar.

Değirmenci  dümbelek çalan Arif’i cin sanıyormuş. Çarpılmamak için Arif’in her dediğini yapmış. Güneş yükselip de vadiyi aydınlatınca  buğday  öğütenler değirmene gelmeye başlamış. Onlardan biri Arif’i tanımış, değirmende ne aradığını sormuş.

Değirmenci Arif’in cin olmadığını anlayınca sabaha kadar oynadığının hesabını sormuş.  Gariban Arif  yediği dayaklarla kalmış.

Bu hikaye Divriği’de anlatılır. Arif’in ölümü yediği dayaktan olmuştur, diye söylenir.

Nuri’nin Eşeği

Öğretmenlik yaptığım köy ormancılıkla geçiniyordu. Köy bodur meşe ağaçları ile kaplıydı. Doğru dürüst bir denetim olmadığı için koruluk her yıl biraz daha küçülüyordu. Köylüler  kestikleri ağaçları eşeklerle kasabaya götürüyor, sokak aralarında satıyorlardı. Orman bekçileri yeterince müdahale edemiyordu. Zaten kasabada topu topu iki bekçi vardı.

Köylüler eşek uzmanıydı. Eşek alırken hayvanın burun deliklerine, kulaklarına, arka ve ön bacaklarına, tüylerine ve kuyruklarına bakarlardı.  Yük taşıyacak hayvanı test ederlerdi. Kasaba ile köy arasında yirmi kilometre yol vardı. Her gün bu yolu gidip gelirlerdi.

Yaşlanan eşekler ahıra alınmazdı. Bunlar kaderlerine terk edilirdi.. Nadasa bırakılan tarlalarda kuru ot yiyerek dolaşırlardı. Kar yağıp da yollar kapanınca kurt sürüleri köye inerdi. Çoban köpekleri de kuytu bir yer bulup kışı geçirirlerdi. Başıboş hayvanların kaderi kurtların insafına terk edilirdi. 

Bunlardan biri de Nuri’nin eşeği idi. Nuri  yaşlı eşeği ahıra almamıştı. Köylüler: “ Nuri, bu senin yaptığın insanlığa sığar mı? Yıllarca odununu taşıdı, her işini gördü; şimdi de yamaçlarda geziyor. Yaşlı bir eşeği besleyemedin mi?” Diyorlardı. Nuri arsız arsız gülüyordu…

O yıl eşeği kurtlar yemedi. Eşek günlerce köyün sokaklarında dolaştı durdu. Duyduğuma göre Nuri aklı erik birisine sormuş, “ben bu eşekten nasıl kurtulurum” diye. O da “eşeği kesmek olmaz, ölümünü beklersin” demiş…Başka birisi de “ Nuri düşündüğün şeye bak, bir çukur kazarsın  eşeği bu çukura yuvalarsın .” demiş.  Bu seçenek Nuri’nin aklına yatmış. Nuri bir çukur kazmış, hayvanı çukura yitmiş. Sonra da toprak doldurmaya başlamış. Hayvanın dışarıda kalan kuyruğu günlerce sallanmış….

Köye inen kurtlar Nuri’nin eşeğini çukurdan çıkarıp yemişler. Bahar gelip de karlar eriyince, eşeğin  kemikleri ortaya çıktı.

Divriği Kedileri

Fatma PEKŞEN-Kutlu ÖZEN

Evliya Çelebi’den bu yana ‘Divriği Kedisi/Kedileri’ üzerinde duran olmadı. Daha çok Ankara Kedisi, Van Kedisi üzerinde duruldu. Halbuki Evliya Çelebi 1640-1650’li yıllarda  Erdebil vilayetinde satılan Divriği kedilerinden bahsediyordu. Yine aynı yıllarda Trabzon ve Sinop kedilerinden de bahsetmekteydi. Henüz o tarihlerde Ankara ve  Van kedileri Evliya Çelebi’nin dikkatini çekmemişti.

Benim çocukluğumda her evin fare tutan cins kedileri  vardı. Hiç unutmam ortaokul yıllarımda  (1951-1955)  Divriği Halk Kitaplığı Müdürü  olan Süruri  dayı  kedi meraklısıydı.  Bizden çok sevimli kedi yavruları getirmemizi isterdi. Biz de kitap okuma karşılığında kedi yavruları getirirdik. Sevimli kediler kitap dolapları arasında miyavlayarak gezerlerdi  Dayı ölünce kedilere sahip çıkan olmadı. Onlar da birer ikişer dükkanların arasına dağıldılar.

Evliya Çelebinin bahsettiği kediler daha çok sarı, kahverengi, siyah, portakal rengi  tüylere sahipti. Divriği kedilerinde bazen bu renklerin üçü bir arada bulunur. Bazen de süt beyazı veya siyah olmak üzere tek renk hakimdir.

Biz bu yazımızı nesilleri gittikçe tükenen Divriği kedilerini tanıtmak için yazdık

Bugün dünyaca ünlü Kangal köpekleri de  yirmi yıl öncesine kadar  yöresel olarak tanınıyordu. Eğer bir veteriner hekim Kangal köpeklerini tanıtmasaydı kimsenin dikkatin çekmeyecekti. Divriği kedileri de aynı durumdadır. Divriği’nin zengin kültürü içinde Divriği kedilerinin de ayrı bir yeri vardır.

Evliya Çelebi’nin anlattıkları

“ Rum- Arap ve Acem ülkelerinde bu Divriği’deki kediler kadar nazlı sevimli, avcı, edepli kedi bulunmaz.  Gerçi Mısır elvahının, Trabzon’un ve Sinop şehirlerinin kedileri de meşhurdur amma bu Divriği’de yağlı, iri, samur gibi parlak postlu renkli kediler yetişir. Hatta Acem(İran) ülkesinde[1] Erdebil vilayetine hediye götürülerek orda tellallar kafes içinde  başlarında gezdirip büyük pazar yerlerinde ve bedestanda “bir tomuş, iki tomuş diye satarlar. Dellalların ne şekilde bağırıp bir takım kendilerine has sözler söylediklerini “Erdebil” seyahatimizde yazmıştık.

Amma Divriği kadılarının müflis olanları gayet hasistir. Senede kırk-elli adet kediyi insafsızca öldürerek dabaklatıp kış için kürk yaptırıp giyerler. Rusya’nın sincap kürkünden asla fark edilemeyin kırmızı renkli bir kürk olur. [2]

Bu Erdebil’de kedi yaşamadığından faresi çoktur. Erdebil halkının elbiseleri fare derdinden parça parça olmuştur. Onun için bu şehirde kedi para ile satılır. Ayrıca kedi tellalı vardır. Kafes içine koyup, alıp satarlar. Bilhassa Divriği kedisi burada çok değerli olup yüz kuruşa satıldığını gördüm. Amma yine yaşamaz. Dellalları(tellalları)  kedi sattıkları vakit  şu tasarlama beyitleri yüksek sesle söylerler:

Ey talibler merabe

Senuretün sayyade

Müeddebe ve herrabe

Munise  ve tarabe

Suraka değil gamhare 

Fareye vermez çare

Daha bir çok  görülecek şeyleri vardır ama yazmaktan vazgeçildi… [3]

 Günümüzdeki Divriği Kedileri

a. Kedilere takılan adlar: Mestan, Meliki,Maviş, Minnoş,Boncuk, Hanım, Yumak…Bunların dışında herhangi bir ünlünün, sporcunun adı da verilir. Ayrıca “Aysun, Yıldız…gibi bayan adları da verilir.

Sarı renkli ve iri olanlarına  ‘sarman’, Siyah benekli ve çizgileri gri olanlarına ‘tekir’ denilir.

b.Cins Kedi: Eğer eve kedi alınacaksa soyu sopu (Meliki, Tekir, Sarman) araştırılıp ağzının içinde mührü olup olmadığı kontrolden geçip , anasında babasında hırsızlık olup olmadığına dikkat edilir.Hatta yıllarca önce bir akraba evine cins kedi olarak verilenlerden bir tanesi “Bizim evin torunu o; aslı belli, nesli belli” diye rica minnet ama gönül rahatlığı ile istenebilir. (Pekşen)

Kilerlerin sadık bekçiliği görevini gönül rahatlığıyla yapan bu sevimli hayvanların  cins yavrularını isteyen aileye verme işine ’kedinin gelin edilmesi’ denilmektedir.(Divriği’de Mutfak Kültürü)

Bu arada eve öyle sırmalı tahtırevanla  getirildikten sonra , köşe minderlerinin üstünde istirahata çekilen , farelerin tavan aralarında , yük dolaplarında köşe kapmaca oynamalarına izin verilen kedilere  hiç de hoş bakılmaz.  Kedi dediğin cevval olmalı, kulağı kirişte olup  en ufak çıtırtıda  avının üstüne atılabilmelidir.(Pekşen )

Hadis: Divriği yöresinde kedilerle ilgili şöyle bir hadis anlatılır. “ Meliki” denilen siyahlı grili  bir kedi cinsini beslemenin sevap olduğuna inanılır. Bu kedi cinsinin  Hz.Peygamber’in dizinin dibinde uyuduğu ve onun tarafından sevildiği hatta uyandırmaya kıyamadığı için eteğini keserek namaza kalktığı söylenir.

Avcı kedinin bulunduğu evde karafatma, hamam böceği, örümcek, …türü haşere, hele hele yaz aylarının korkulu rüyası akrep bulunmaz. Komşu evlerin tavuklarını, cücüklerini bahçeye sokmaz; Siniye sofraya yanaşmaz. (Hacı Veli Karşıt, Pekşen derlemesi).

Kedilerin dışarı ihtiyacı olunca  kapı dibinde miyavlamasına bakılarak kapı açılır;  geri geldiğinde de kapıya sürtünmesi, tırnaklayarak  miyavlaması hissedilince içeri alınır.

c. Kedilerin davranışları: Kışın soba dibinde güzellik uykusuna yatan; uyandıktan sonra ön patisini  üç kere aşırarak yalanan kedinin bu hareketi misafir geleceğine yorumlanır. Kedinin pıskırması  da  misafire yorulur.  Yine küçük çocukların bacağının arasından bakması, yürüyen çocukların sürünmesi; ocaktaki odunların hırıltılı bir ses çıkararak yanması, çaydan çıkan iri çöpün bardakta yüzmesi…misafir geleceğine işaret eder.

“ Bizim kedimiz dişi idi. Meliki denilen kırçıl renkli, ince yollu, tüyü az olup dökülmediği için makbul sayılan cinstendi. Doğuracağı zaman millet sıraya girerdi. ‘Aman n’olursuz,  bize bi tane yovru veresiz. Sizinkisi çok cins hayvan’…

Bizimkisinin adı yoktu. Babam ‘Gel gızı…Gel gızı’ derdi. O da yanına gelirdi. Gızı, kızım, anlamındaydı.  Avcıydı. Eğer kilerden bir çıtırtı duyarsa oraya siner, şurada yemeğe soğusa bile  oradaki çıtırtının sebebini anlamadan, o sıçanı yakalamadan içeri gelmezdi.

Güz gelip de kızılcıklar oldu muydu, ayazdaki kızılcık ağacımızın yanıbaşında bulunan ayva ağacının dalına siner, gelen kuşları takip ederdi. Eğer olmuş kızılcıkları yemeye yeltenen bir serçe olursa onu kapardı. Hem karının doyurmuş, hem de kızılcıkları kurtarmış… Birinde serçe ile birlikte gölün içine(su birikintisi) düşmüştü.

Eğer yağmur yağdıysa, ayazdaki taşlara basarak narin adımlarla yürürdü. Elin pisikleri(kedileri)  gibi soba kurumuna bulanmaz, pöhrenklerin içinden geçip kara çamura bulanmazdı. 

d. Kedi toprağı: Kediler kış aylarında dışarı çıkmazlardı. Bunlar için evin bir tarafında kedi toprağı hazırlanırdı. Evin köşesindeki çukura ölük( killi toprak) konulurdu. Kedi de ihtiyacını burada görür: evin içini ıslatmazdı, kirletmezdi. Evin hanımları kedi yavrularını buraya alıştırırlardı. Cins kediler asla bu yeri şaşırmaz.

Evin içinde kedi toprağı denilen yere  burnu sürtülerek tuvalet alışkanlığı sağlanan hayvan, kapı arkasında mırıldanarak tuvalet ihtiyacını belirtir. Kedi toprağı zaman zaman değiştirilerek yenisi konur. Yavru ve yetişkin  kediler bu toprağın dışında bir yere pislik etmezler.  Kedi toprağı çocuk ve loğusa için lazım olan, killi bir topraktır.  Bu topraklar Divriği’de ölüklük denilen yerlerden temin olunur. Bu işi meslek edinen öllükçüler vardı. Dıngıl Bekir bu işin uzmanıydı. Eşeği ile öllüklüğa gider, çuvalına doldurduğu ince ölükleri teneke hesabı satardı. Benim Divriği’deki öğrencilik yıllarımda (1946-1956)Bekir Ağa orta yaşlı bir adamdı.

 Benim en küçük çocuğum Divriği’den Sivas’a gelince(1965) öllük bulmakta bayağı zorlandık. Sivas’ta da bu işi meslek edinen höllükçüler/öllükçüler vardı. Zaman zaman “Öllüga…” diye bağırarak dolaşırlardı.Kadınlar bunlardan ölük alırlardı.

e. Pisik deliği: Evin dış kapısının yanında küçük,yuvarlak, bir kedinin geçebileceği büyüklükte hazırlanan bir delik bulunurdu. Kediler bu delikten çıkarak gezinirlerdi. Pisik deliği hayvana verilen değerin bir göstergesidir.

Evi müsait olmayanlar, ahır, samanlık gibi yerlere bu deliklerden koyarlar. Akşam olup kedi içeri girdikten sonra bu delik eski minder, çul çaput gibi şeylerle kapatılır.Tilki, sansar gibi kümes hayvanları zarar görmesin diye. Hatta akşam otururken ev ahalisi  birbirine bu durumu sorar: “Pisiğin deliği kapandı mı, ahır samanlık kapısı kilitlendi mi?..” diye.

f. Kedi çanağı: Kedilere ait özel tabağa/çanağa kedi çanağı denir. Bu bakırcılar tarafından yapılmış olan özel bir eşya olduğu gibi peynir tabağı/mahledür(küçük tabak) gibi bir tabak da olabilir.  Bu tabağa bir daha yemek konulup yenmez. Bu tabak kedilere aittir. Kedinin su içtiği tas da  insanlar tarafından kullanılmaz. Kedinin suya, yemeğe ağzının değmemesine  dikkat edilir. Özellikle çocukların oynaşmasına, ağzını burnunu öpmesine izin verilmez.

          Kedilerin yemeği:  Evin artan  yemekleri; ciğerin/etin artık kısımları verilir.

g Hırsız kedi: Önüne  konulanı yemeyen, yalana yalana karnı şişmiş vaziyette eve gelince bir suç işlediği anlaşılan  kediye hırsız kedi denir.

Buz dolabı olmadığı dönemlerde “süt selesi” altına gizlenen yemeklere hırsızlama dalan kedinin vay haline. … Evin hatununca/hanımınca “Seleyi devirmiş,  tırhıdı yalamış. Kulaklı sahanın dolusu tırhıdı kaldırdım yunduya döktüm: demesi o akşamın hararetli konusu olmaya namzettir artık.(Pekşen)

Çocukluğumdan hatırlarım. Yan komşumuzun oldukça büyük, hırsız bir kedisi vardı. Azıtsan azıtılmaz. Dövmeye kalksan dövülmez. Her gün bir evden “…gilin kedi/pisik cücükleri kaçırdı” yahut “peynire battı” gibi sesler gelirdi. Rahmetli annem “…gilin kedi gene bir yar yıktı…” derdi. Çok yaşlı olan bu kedi ölüp gitti de mahalleli kurtuldu.

h. Kedilerin gırnova gelmesi: Kediler normal yaşantılarında ‘miyav’, Mart ayı gelince gırnov’ diye seslenirler.Kedilerin  evden kaçıp damlarda duvar üstlerinde, saçak uçlarında gezmesine ‘gırnova gitti’ denilir. İşte o zamanda Divriği tabiriyle  ‘elleri yüzleri belürsüz’ gelirler. Tüyleri sim siyah, çamura belenmiş, yüzleri çizilmiş bir halde eve dönerler.

ı. Kedi/pisik yavrusu(yovrusu) :  Bu evcil hayvanlar beş altı tane yavru meydana getirirler. Bazı sokak kedileri de doğurma zamanı gelince müsait buldukları  ahır, samanlık, çatı gibi yerlere  birkaç gün öncesinden gizlice yerleşip  orada doğururlar.  Yanına yaklaşanı  pofurtulu sesler çıkartıp kovarak yanlarından  uzaklaştıran bu sahipsiz  kedilere loğusa zamanlarında  mahelle halkı bakar, karınlarını doyururlar buna rağmen  bu yavrulardan bir ikisi hayatta kalır. Kimisini karga kapar, kimisini yabanıi Bazen da bu yavrular  erkek kediler tarafından yenilir.

i Kedilerin çağrılması:  Divriği’de kediye pisik denir, Kediler “pis, pis ,pis…”ya da “Gel pisi pisi…”, “Güpüs, güpüs, güpüs..diye çağırılır. Bir suç işlediği zaman “Pişt…” diye kovulur.

k. Kedinin azıtılması: Mahallenin küçük çocukları kedinin/kedilerin azıtılması işleminde kullanılırdı.  Kediler evin büyükleri tarafından bir torbaya konulur ve çocuklardan mahallenin uzağına bırakılması  istenirdi. Kediler  çok  kasap dükkanlarının önüne bırakılırdı. Yine kasabanın dışındaki hayvan kesim yerleri de/salakhane kedilerin azıtılma mahalleriydi. Çoğu zaman da yakın köylere bırakılırdı.  Kedilerin yük vagonlarına bırakıldığı da olurdu. Bunlar Çetinkaya ya da Erzincan istikametine yolcu edilirdi. Çetinkaya istasyonuna azıttığımız kedi bir ay sonra evimize gelmişti.

Azıtılan kedilerin yıldızlara bakarak yolunu bulacağına inanılır.

Eğer kedi çoksa, azıtmak icap ediyorsa , gözü açılmadan bir torbaya konulup kır bir yere götürülüp bırakılır. Karga kuş halletsin diye.

Kedi yaşlanınca azıtılmaz.  Yaşlı kedinin azıtılmasına hoş bakılmaz. Uygun bir köşede  öldüğü güne kadar bakılıp beslenir. Komşumuzun sarı, koyu kahverengi ve beyaz renkli kedisi yıllarca o şekilde yaşamıştır. Yaşlı kedilerin  azıtıldığı takdirde evdekilere beddue edeciği inancı mevcuttur.

k. Kedilerin çümdürülmesi: Kediler de senede bir iki kere çümdürülür. Teşine ılık su konulup sabunla yıkanır. Kedi yıkayanların elini kolunu cırmalar.

 l. Kedilerin Süslenmesi: Kadınlar  kedi yavrularına ve kedilere bir takım süslemeler yaparlar. Kedinin boynunun arka kısmına ; yani dille yalayamayacağı yere kına vurup ; kulaklarına püskülden küpe takarlar. Püskül daha çok yavru kedilere  takılır. Püskülün ucunda mavi boncuk bulunmaktadır.

 “Hatta  kimi çok titiz kadınlarca da bal mumu eritilmiş ceviz kabuğunun içine kedinin patilerinin sokulup dondurulduğu tık tıkır gezen bu kedilerin  ayağının/ceviz kabuğu ayakkabısının sık sık silinerek temizlik  sağlandığı söylenmektedir. (Pekşen)

i.Kedi menekşesi: Divriği bahçelerindeki minik mavi çiçekli bir bitkinin adı ‘kedi menekşesi’ dir.Kediler ot yerlerse, başlarının ağrıdığına yorulur.

Kedinin ölümü: Evin kedisi öldüğünde ‘Evin emektarıydı’ denilerek kefenlenip gömülür. Kimilerinden de ‘Pisik ölünce başı kefenlenip öyle gömülür’ denildiğini işittim(Fatma Peşken).

          Kedilere dair hatıralar:  Kedilerin –daha çok yavru kedilerin- topla oynaması sadece kediyi değil; evdekileri de eğlendirmektedir. ‘Eskiden kalaycı dükkanı yıkıldıktan sonra  bakkaliye dükkanı ve marangozluk gibi işler deneyen Büyükbabam  Besnili Veysel Usta’nın tahtadan yaptığı bir top vardı. Ucundaki çiviye  ip bağlar, onu da anneannemin   yattığı karyolanın demirine bağlardı. Anneannemin kedisi  Movuş(Maviş) o tahta topla oynar, sürekli hasta olan sahibini canlandırırdı.’

       Kedilerle ilgili  masallar/söylenceler:

Zurnacı Başı: “Divriği’de hamamcılık yapan bir kişi varmış, Bu adamın da sim siyah bir kedisi varmış. Hamamcı bir gün hamamın kubbesinden bakarken siyah kedinin zurna çalarak hamamın içinde dolaştığını görmüş. Zaten siyah kedi akşam gider, sabahleyin  dönermiş.

 Siyah kedi sabah olunca evine dönmüş. Ev sahibi, sabahleyin kedinin eve geldiğini görünce “ Hoş geldin zurnacı başı “ demiş: ama bu lafı söyledikten sonra siyah kedi bir daha eve gelmemiş. “(Fatma Tugut/Divriği)

Kedinin yemek yemesi:Kedi inanışa göre gözünü yumarak yemek yermiş. Yani verilene şükretmezmiş. Güya köpek dermiş ki ”Sen sıcak evin içinde oturuyorsun, inkar ediyorsun, ben dışarıdayım ve inkarcı değilim. Yemek, kedinin çanağına konulurken besmele çekilir “Yer gök şahidim olsun!…” denilir. Köpeğe söylenmeyen bu söz ile ev sahibi yeri göğü kendisine şahit tutar.

       Kedi ile Köpek Efsanesi:  Kedi ile köpek bir araya geldiklerinde aralarında şöyle bir konuşma geçmiş; kedi:-Ev halkının hepsinin gözü kör olsa da evde ne var ne yok hepsini yesem,demiş.

Bu konuşmaya içerleyen köpek:

-Ev halkı çok kalabalık olsa, her biri bana bir ekmek verse de yesem, demiş.

Bu olaydan anlaşıldığı gibi kedi daima nankör, köpek ise sadık olmuş.[4]

Kedi –Köpek Geçimsizliği: Kedi ile köpek arasındaki geçimsizliğin sebebini halkımız bir efsaneyle açıklamaya çalışmıştır.

Ahirette, hesaplaşma günü geldiğinde kimin kimde hakkı varsa alacaktır. Bu durum sadece insanlar için değil, hayvanlar için de geçerlidir. Hayvanlar, dünyada sahipleri veya başkaları tarafından zulme uğramışlarsa, haklarını aldıktan sonra tekrar toprak olacaklardır.

Aşağıdaki efsanede kedilere, “kör pisik” veya “nankör hayvan”,köpeklere “sadık dost” denilmesinin izahı da olabilmektedir.

Sorguya çekilen bir adamdan bütün hak sahipleri gelip haklarını aldıkları zaman, bir kedi ortaya çıkarak:

-Bu adam dünyadayken benim sahibimdi. Bana hiçbir zaman iyi davranmadı; yemek vermedi. O zaman ağzım dilim yoktu, derdimi anlatamadım; şimdi hakkımı almak istiyorum; gereken cezayı verin, diyecektir.

Bu sırada bir köpek çıkarak:

-Hadi oradan sen de kör pisik(kedi)! Bu adam dünyada iken benim sahibimdi. Yedi kapı dışında olduğum halde beni aç bırakmadı. Sevgisini ve  merhametini benden esirgemedi de evin içinde olduğun halde seni mi aç bıraktı?… diyerek kovalayacaktır.

Yukarıdaki efsaneye dayanarak halkımız, dünyadaki kedi-köpek geçimsizliğini bir nevi erken hesaplaşma olarak görmektedir.[5]


[1] Günümüzde Irak toprakları içerisindedir.

[2] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Üç Dal  Neşriyat, Cilt: 3-4, S.168

[3] Evliya Çelebi, Üçdal Neşriyat,   C:.1-2, s. 594

[4] Kadir Pürlü, Sivas İlbeyli Yöresinden Derlenen Efsaneler, Revak,/98, s .51

[5] Zekeriya Metin, Şarkışla Efsaneleri

Eşek Arıları

Eşek arılarını oldu bitti hiç sevmem. Çocukluğumuz eşek arıları ile geçti. Belki beni bir kovan arı sokmuştur. Hemen şunu ilave edeyim ki eşek arılarının kovanı yoktur. Kovan bal arılarına mahsus bir şeydir. Yine bal yapmak da bal arılarına verilmiş bir yetenektir. Eşek arıları bal yapmadığı için zayıf kovanlardan bal çalar.

Bahçelerde sonbahar başlamıştı. Cevizleri çarpma zamanı gelmişti. Okulların açılmasıyla, cevizlerin çırpılması  aynı zamanda başlar. Biz çocuklar cevizlerin olgulaşmasını sabırsızlıkla beklerdik. Yaş ceviz her zaman lezzetlidir. Genç ağaçların cevizi bembeyazdır. Eğer ağaç yaşlı ise ceviz siyah olur.

Yere düşüp de toplanmayan cevizler komşu çocuklara aittir. Biz çocuklar hangi ağacın, ne zaman çırpılacağını gayet iyi bilirdik. Bahçe sahipleri gittikten sonra toplanmayan cevizleri bulup toplamaya çalışırdık. Cevizin yeşil renkteki dış kabuğuna gogof deriz.  Gogofun suyu kolay kolay çıkmaz, ciltte koyu kahverengi bir leke bırakır. Okullar açılınca kınalı ellerimizle okula giderdik.

İlkokula gittiğimiz yıllardı. Cevizi bol bir bahçeye girmiş, elimizdeki uzun sopalarla ceviz çarpmıştık. Kendi aramızda kimin daha çok ceviz topladığını konuşuyorduk Çocuklardan bizce büyük olanı “Kim arı kovanından canlı arı çıkarıp gelirse, her canlı arıya beş ceviz vereceğim” dedi. Bizim için problem değildi. Her zaman yaptığımız yaramazlıklardan biriydi.

Eşek arıları bahçemizin kerpiç duvarın yuva yapmıştı. Kızgın arılar eskin bir vızıltıyla duvardaki deliğe girip çıkıyorlardı. Arkadaşlardan biri elindeki değneği arının deliğine sokup   karıştırmaya başladı.

  İlk önce bir arı, ardından iki üç arı vızıldıyarak çıktılar. Arkadaşımız yuvayı kurcaladıkça arıların da sayısı artmaya başladı. Yuvasından çıkan arılar önce arkadaşımızı, sonra bizi sokmaya başladı. Biz arılardan kurtulmak için sağa sola kaçıyorduk. Hayvanlar çıldırmıştı. İlkin arkadaşımızı, sonra bizi sokmaya başladılar.  Arkadaşım elindeki sopayı bırakıp kaçmıştı. Arılar kimi bulursa sokuyordu. Canımız yandığı için uflayıp duruyorduk.

Arının soktuğu yer ilk önce kızarıyor, daha sonra davul gibi şişiyordu. Herkes koşa koşa evine geldi.  Komşu kadınlar çocuklarına laf sayıyordu. Ben de nasibimi aldım.

 Sabah olduğunda yüzümüz iyice şişmiş, göz  kapaklarımız kapanmıştı. İçeriye ışık girmiyordu. Etrafta el yordamı ile dolaşıyorduk.

Utancımızdan birkaç gün sokağa çıkamadık. Allahtan hiç birimizin  arıya karşı alerjisi yoktu, Annem arının soktuğu yerlere çamur sürdü. Bazı anneler de yoğurt sürmüşlerdi,

Bütün bunlara rağmen havamızdan geçilmiyordu. Beni beş arı soktu…Bir diğeri “ Beni on arı soktu. Yine de hiçbir şey demedim.”  Diye kabadayılık yapıyorlardı. Hiçbirimiz ceviz alamadığımız gibi arılardan yediğimiz iğneler yanımıza kar kaldı. (Sivas  21 Mayıs 2011)

YAZILARIM (DENEMELER)