Aşık Veysel’in Maskı (Yüzünün Kalıbı) Nasıl Alındı?…

Son günlerde Aşık Veysel’in maskı konusu kamu oyunu o kadar meşgul eder oldu ki ister istemez bu makaleyi yazmak zorunda kaldım (1982). İleride Aşık Veysel’i her yönü ile tanıtan bir monografi yazıldığında bu makale kaynak alınsın istedim.

Şunu öncelikle belirteyim ki Aşık Veysel’in maskının alınması bir ekip çalışmasıdır. Bu ekip çalışmasına o yıllarda Atatürk Lisesi Müdürü olan Hocam Selahattin Aydemir, Dört Eylül Ortaokulu Resim Öğretmeni Özdemir Baran, Resim Öğretmeni Yusuf Toprak ve ben katılmıştım.

Benim, Aşık Veysel’in yüzünün kalıbını almam bir rastlantı sonucu olmuştur. Nitekim Sivas Folkloru Dergisi’nin Mayıs 1973  tarihli özel sayısında “Veysel’in Köyünde”  adlı bir yazım yayınlanmıştı. Ben o yazımda şunları yazmıştım:

“…Hastalığını duyduğum zaman çok üzülmüştüm. Birkaç defa köyüne gitmek, onu ziyaret etmek istedim; fakat nasip olmadı. Öğretmenim Selahattin Aydemir, Resim öğretmeni arkadaşım Özdemir Baran, Veysel’in  maskını almak istemişler, bana da uğradılar. Gerekli malzemeleri aldık, yola çıktık. Şarkışla ile Sivrialan köyü arasındaki uzaklık 30 km.’den fazla. Yol çok arızalı. Ancak Kaymakamlığını verdiği jiple gidebildik. Biz köye girerken rüyada gibiydik. Okulun bayrağı yarıya kadar indirilmişti. Köylüler damlarda, duvar diplerinde sessiz ve donuk gözlerle bize bakıyorlardı. Okul kapalı olduğu için öğrenciler sokaklarda siyah önlükleri ile Veysel’in yasına katılmışlardı.

“Veysel’in evi” dediler. Arabadan indik, içeri girmek için oldukça zorluk çektik. Çok kalabalık vardı. Civar köylerden de gelenler olduğunu söylediler. Evin iki odası var.  Bizi kapıdan girişte sol kol üzerine düşen odaya aldılar. Oda kapısının hemen karşısında bir sedir ve sedirin sağ köşesinde Veysel’in yatağı vardı. Veysel’in üzerini yatak çarşafı ile örtmüşlerdi. Yorganı katlayıp duvara dayamışlardı. Kapıdan girişte sol kol üzerinde bir sedir daha vardı. Pencere önünde ve sedirin üzerinde ziyaretçiler oturuyordu. Veysel’in yatağının baş tarafında ve köşede iki saz asılıydı. Birisi meydan sazı, diğeri cura idi. Bu köşede  ayrıca sağlığında çektirmiş olduğu fotoğraflar vardı. Diğer köşede ise Atatürk’ün büyük boy portresi asılı idi.

Biz odada iken içeriye bir kaç tane yaşlı kadın girdi. Veysel’in yüzündeki örtüyü açtı. Hep birlikte “Uyuyor!…” dediler. Biz de ölünün soğuk yüzünü ilk defa o zaman gördük. Başında her zamanki takkesi vardı.”[1]

Yine aynı yazımda Aşık Veysel’in maskının alınma  işlemini birkaç satırla şöyle anlatmıştım:

“ Taziyeden sonra, küçük oğlu Bahri Şatıroğlu’na babasının maskını alacağımızı söyledik. Anlayışla karşıladı ve kabul etti. Alçıyı kardık ve yüzüne döktük. Bu sırada yanımıza Aşık Ali İzzet Özkan da gelmişti. Kalıp alma işi bittikten sonra Veysel’in ruhuna Fatiha okuduk.” [2]

O zaman bu kadarla yetinmiş; fakat ayrıntıya girmemiştim.  Çünkü bu teknik bir konu idi. Ama bu makalemde istemiyerek teknik bir konuya da gireceğim. Artık bu kaçınılmaz durum oldu.

O yıllardaki Sivas Valisi Sayın Celal Kaya Can, Aşık Veysel’in ölümünden hemen sonra Selahattin Aydemir Hocamı aramışlar. Hocam da durumu Özdemir Baran’a ve yine resim öğretmeni olan Yusuf Toprak’a duyurmuş. Ben o yılarda Dört Eylül Ortaokulu’nda Türkçe öğretmeni idim.

Sabahın erken saatlarıydı; Selahattin Bey okula geldi. Özdemir Bey’le bir şeyler konuştu. Ben, kendilerine önemli bir şey mi var? diye sorunca:

– Aşık Veysel vefat etmiş, yüzünün maskını almaya gideceğiz, dediler.

Ben de kendilerinden beni de götürmelerini rica ettim. Önce razı olmadılar, sonra peki, dediler. Benden biraz zeytinyağı, bir eski naylon çorap ve bir miktar pamuk ile gazete kağıdı almamı istediler. Eve gidip malzemeleri aldım. Kendileri de hazırlıklı gelmişlerdi. Çimento Fabrikası’na uğrayıp tuğla çamuru da aldık.

Şarkışla’ya öğle üzeri vardık. Bir lokantada öğle yemeği yedikten sonra  Şarkışla Kaymakamı’na uğradık. Aşık Veysel’in hanımına ve çocuklarına hitaben yazılmış bir izin yazısı aldık. Köye öğleden sonra varabildik. Aşık Veysel’in cesedinin bulunduğu oda karanlık  olduğu için köylülerden lüks lambası istedik. Ayrıca bir de çalışma masası getirttik.

Sayın Hocam Selahattin Aydemir, karşı odada kaldı. Kalıp alma müddetince de bu odadan bize seslenmek suretiyle yardımcı oldu. Selahattin Bey gibi, Özdemir Baran da cenazeden korktuğu için mask alma işi bana düştü.

İlk önce  Aşığın kafasındaki takkeyi çıkardım. Sonra naylon çorabı kafasına geçirdim. Kalıp alınacak yerleri açık bırakmak suretiyle geriye kalan bölümlerini çamurla doldurdum. Burnuna pamuk tıkadım; gözlerini ince bir pamuk örtüsüyle kapadım. Bu işlemler bittikten sonra arap sabununu fırçayla yüzüne sürdüm. Ayrıca bazı yerlerine de zeytinyağı sürdüm. Bu işlemler bitince Özdemir Baran’ın kardığı alçıyı Aşığın yüzüne döktüm. Alçı dökme işlemi bitince Selahattin Bey, karşı odadan seslendi:

– Alçı ısınana kadar bekleyiniz!…

Rahmetli Aşık Ali İzzet Özkan, Bahri ve Ahmet Şatıroğlu ve diğer ziyaretçiler yanımızda idiler; bizi merakla izliyorlardı.

Kalıp donunca, benim gücüm yetmediği için köylüleri yardıma çağırdım. Köylüler Aşık Veysel’in yüzünden alçı kalıbı çıkardılar….Bu sırada kalıba Aşığın kaşı, kirpikleri ve bıyıkları yapışmıştı… Çocuklarının bu duruma üzüldükleri belliydi. Yanlış hatırlamıyorsam Bahri Şatıroğlu:

– Baba, hayatında çok eziyet çektin; şimid bile eziyet bitmiyor, dedi.

Köyden 21 Mart 1973 günü saat 16.00’da ayrıldık.

Aradan tam dokuz yıl geçti. Kimse aldığımız kalıbı arayıp sormadı bile. Geçen ay, Sayın Vali Yardımcısı Rahmi Yaldız Bey’i ziyaret ettiğimde:

– Sayın Rahmi Bey, gazetelerden okuyup öğrendiğime göre Aşık Veysel’in evi müze haline getirilmiş, biz bundan dokuz yıl önce Aşığın maskını almıştık, Veysel’in maskı müzeye konulursa iyi olur, demiştim. Sayın Rahmi Yaldız da:

– Kalıp kimde?…, diye sorunca:

– Sayın Kültür Müdürü Selahattin Aydemir’den sorunuz; çünkü bu işle o ilgileniyor, demiştim.

Birkaç gün önce(24 Mart 1982) Sayın Sivas Valisi Şükrü Er’e verilen, Aşık Veysel Müzesi’ne ve Aşığın mezarına konulan maskın  dişi kalıbı bu kalıptır.

Görüldüğü gibi Aşık Veysel’in yüzünün kalıbı bir ekip çalışması sonucu alınmıştır. Bu hizmette herkesin payı vardır.

(Türk Folkloru, Sayı: 40, Kasım 1982, s.10-11)


[1] Kutlu Özen,Veysel’in Köyünde, Sivas Folkloru, Sayı: 4, Mayıs 1973, s.15-16.

[2] Kutlu Özen, Veysel’in Köyünde…., s.15-16

Kirvelik

Kirvelik peygamberlerden kalan kutsal  bir gelenektir. İnanışa göre  İbrahim Peygamber, “Bana bir oğul verirsen, onu sana kurban edeceğim” demiş. Bir oğlu olmuş ve bıçağı taşa vurmuş yarılmış.

Musa Peygamber zamanında, Musa Peygamber “Tur”da koyun güderken üç kurt geliyor. Musa Peygambere:

 –Bizim nasibimizi ver, diyor.

Musa Peygamber de:

 -Ben sahibine danışmadan veremem, diyor.

 Kurtlar da:

Biz, sürüyü bekleyelim, siz sahibinden müsade alın gelin, diyorlar.

Musa Peygamber, kurtlara güvenmediği için:

Ben gidersem, siz koyunlarımı yersiniz, diyor.

Kurtların, Musa Peygamber’i inandırması gerekiyor:

Hz.Muhammet ve 12 İmamlar adına yemin ederiz ki koyunlarını yemiyeceğiz, diyorlar.

Hz.Musa, inanıyor. Aslında Cebrail, Mikail, İsrafil kurt donunda geliyorlar.

Hz.Musa koyunların sahibine gidiyor. Koyun sahibi cömert bir adammış:

Git, kurtlara nasiplerini ver, diyor.

Kurtlar, koyunları yemiyorlar. Gövelek koyun’un karnını yarıp içinden kuzusunu alıyorlar. Cennet’e götürüyorlar. Bir rivayete göre Hz.İbrahim Peygamber gününe kadar bu kuzu besleniyor. İsmail Peygamber’e inen koç budur.

İbrahim Peygamber’in kulağına bir ses geliyor:

Allah, senin niyetini kabul etti…Oğlunun yerine bu koçu kurban edeceksin.

İbrahim Peygamber’in kan akıtıp sözünü yerine getirmesi lazım. İbrahim Peygamber’in aklına “sünnet” geliyor.

Cebrail aleyhisselam İsmail’i kucağına alıp kirve oluyor. İbrahim Peygamber de elindeki bıçakla oğlunu sünnet ediyor. Allah’a vermiş olduğu söz, yerine geliyor. Kirvelik ve sünnet bu olaydan kalmadır.(Hafik yöresi)

Görüldüğü gibi Doğu ve İç Anadolu’da kirvelik en önemli geleneklerden biridir. Kirvelik,  kutsallığına inanılan sanal  bir akrabalıktır. Nitekim Divriği’nin Yağbasan köyünde erkek çocuk birkaç günlük olur olmaz kirve bulmak endişesine düşerler.

 Muallim Halil Sami ÖZEN, 1926  tarihli derlemesinde kirveliği şöyle anlatır: “ Çocuk birkaç günlük olur olmaz kirve bulmak endişesine düşerler. Kirve intihabında/seçiminde herkes servetçe  kendi mislini arar. Zira aşağıda da görüleceği veçhile sünnet düğününde bir çok masraflar yapılıyor. Köylülerce kirvelik çok mühimdir. Kirve olan adam, kirvesi olduğu evin ırzını, namusunu,  malını, canını aynı kendi ırzı, namusu, malı, canı gibi bilip  muhafaza edecek. Fena gözle bakmayacak ve daha bir çok evsafı bilip itaat edecek.

  1. Çocuğun kirvesi ve iki tarafın vazifeleri:

Çocuğu doğan baba intihap ettiği (seçtiği) adama “Seninle kirve olmak istiyorum” der. O adam kabullenirse günün birinde çocuğa bir kat elbise ve başına takılmak üzere bir adet altın alarak giderler. Bu getirdiklerini çocuğun anasına verirler. Eğer çocuk beşikteyse beşiğiyle, yok  eğer yürüyorsa getirip kirvenin kucağına oturturlar. Bu da üç defa selavat  getirdikten sonra çocuğu bırakır.  Bir zaman bir zaman oturup yemeklerini yedikten sonra evlerine giderler. İşte kirvelik buradan başlar.

Kirve demek “Peygamber dostu” demektir. Çocuk büyüyüp de sünnet edilmek zamanı gelince sünnet edilecek çocuğun  yanına bir adam katarak kirvesini davet etmeye yollarlar.  Bu çocuk servetleri derecesinde bir davar, bir top dokuma veya başka bir şey getirir. Kirvesi olan adam da çocuğa baştan ayağa elbise giydirir. Ertesi gün çocuk arkada, kirve önde olarak eve gelirler. Fakat kirveliğe  giden adam da, kirvesine ve akrabalarına hilat götürür. Kirve olan adamın evindeki külfeti(eşi, çocukları…) de birlikte sünnet düğününe gider.

2. Sünnet düğünü:

Sünnet, Hz.İbrahim’den kalmıştır.

Kapıda davulcu karşılar. Bahşişini verip içeriye girerler. Bu defa da kirveleri tarafından karşılanırlar. Bir zaman hal hatır ettikten sonra kahveler gelir; içtikten sonra herkes kahve tepsisine para atar. El yıkamak için leğen-ibrik getirilir. İki kirvenin eli bir yıkanır. Evvela su birisinin eline konur, öteki altında yıkar, sonra altta yıkayan üste çıkar; yani üçer kere ellerini yıkarlar. Leğen kalkmadan herkes gene suya birkaç kuruş atar; fakat kirveler her zaman fazla atarlar. Bu el yıkamanın manası “artık yek vücut olduk, peygamber dostu olduk” demektir.

Yemek gelir, yenildikten sonra birer kahve daha içerler. Kirve çocuğu kucağına alır, daha kesilmeden bahşişini avcuna kor. Sünnetçi, çocuğun zekerini eline alınca, çocuk “Peygamber ruhuna selavat” der. Ağzına şeker verirler, çocuğun pederi(babası), kirvesinin kucağından alarak yatağına götürür. Sünnetçi de kestiği deriyi kül tepsisinin üstüne koyup örtüsünü çeker. Kirve buraya bir mecidiyeden beş mecidiyeye kadar  atar. Bu işler bittikten sonra davetliler de, kirveler de evlerine giderler.  Artık bu iki kirvenin  yakın ve uzak akrabaları da birbirleri ile kirve sayılırlar. Birbirleri ile konuşunca “Ali kirve, Zeynep kirve…” diyerek  isminin evveline muhakkak kirve kelimesini ilave ederler. Günün birinde kavga edecek olsalar “Yazık sana, hiç olmazsa kucağımıza veya kucağınıza bir damla kanımız düştü, ikrarımız(verilmiş sözümüz/andımız)  var” gibi kakıç söylerler. Çocuk iyi olup kalkmadan kirveye davetçi gider. O da gerek kirvesinin evine ve gerek yakın akrabalarına herkesin münasibince bir şeyler götürür. Bir veya birkaç gün orada kalır. Kime hediye gittiyse  o da karşılık olarak bir misli fazlasıyla başka bir hediye götürür.. Mesela, on kuruşluk bir mendil verdi, o adam da fakir, hemen bir çift çorap mendile bağlayarak götürür. Kirve gitmeden çocuğu sünnet edenler, sarf ettiği parayı, getirdiği eşyaları hesap ederler. Bir kuruş tutarsa, en aşağı beş yüz kuruş fazla olmak üzere hediyeler tertip ederler. Hatta kirvesine at, öküz, inek verenler de çok oluyor.

Babamı everdiler

Yenişehir’de otururken her şeyi merak eden bir komşumuz vardı. Dedikodu yapmayı çok severdi. Konuşacak kimse yoksa banklardan birine oturup  boş gezen, çenesi düşük dedikodu yapacak birini beklerdi.

Okulların açıldığı  bir mevsimdeydik. Sünnet düğünleri, nikah ve benzeri törenler arka arkaya gelmişti. Biz de dini nikah kıydırmak için imamın camiden çıkmasını bekledik. Herkes camiden çıkınca hoca efendiyi nikah kıyması için evimize davet ettik. Hoca efendi, babam ve nikah şahitleri konuşa konuşa   mahallemize kadar  geldik.

Bir kişi bize yetişmeye çalışıyordu…Soluk soluğa kalmıştı    ”Halil Efendi!…Halil Efendi!” diyerek yanımıza geldi. Bizim toplu halde camiye gitmemizi merak etmişti. Bu Meraklı Bekir’den başkası değildi. Babama dönerek : Hayır mı amca, hep birlikte niye geldiniz? Toplu halde camiye gelmenizi merak ettim. Bir şey mi var?

 Babamın kulakları ağır işittiği için Bekir’in sorularına   ben cevap veriyordum. Başımdan savmak için çok uğraştım fakat muvaffak olamadım. O yine sormaya devam ediyordu. Ben de bir yalan uydurdum “ Anam öleli on yıl oldu. Babam da ihtiyarladı, yalnızlık zor şey, biz de kırk  yaşlarında dul bir bayan bulduk. Babam seksen altı yaşlarında, dedikodu etmesinler diye herkesten sakladık.  Yazı-kader ne diyelim…”.

Bekir alacağını almıştı saflığından anlattığım bu hikayeye inanmıştı.   

Yolda beni görenler “Hoca gözün aydın, Halil Emmi’yi de evermişsin. Aradaki yaş farkı  önemli değil Babanın şurada kaç günlük ömrü kaldı , o kadın da sebeplensin” diyorlardı.

Bu hadisenin üzerinden bir hafta geçmişti. Herkes babamı tebrik ediyordu. Babam da bu tebrikten bir şey anlamıyordu. Kim kimle evleniyordu, kim kimi  tebrik ediyordu.

Öğle yemeği için eve gelmiştim. Babamda bir surat bir surat…Elini öpmek istedim, elini vermedi. Bir kabahat mı işlemiştim, kızgınlığı kimeydi.? Çocuklara sordum Meğer Bekir Efendi  söylediklerime inanmış , camiye giderken babama rastlamış, Hocam hayırlı olsun demiş. Babam da sinirlenmiş….o kızgınlıkla eve gelmiş. Babamın asık surat olması bu yüzdenmiş. 

Yanlışlığı düzeltmek lazımdı. Babama, baba senin de gördüğün gibi Bekir arkamızdan geldi. Başımızdan defetmek için böyle bir hikaye uydurdum, o da inandı…yapacağım başka bir şey yoktu…   Babam olan bitenleri bir de benden dinledi. Bütün bu saçmalıklar Bekir’ in saflığı yüzündendi.

Aspirin

Babamın verdiği parayla ev almaya gidiyorum. O tarihlerde Çeşme bu kadar rağbette değildi. Çeşme Kaymakamı daha önce Divriği’de görev yapmıştı. Çok çalışkan, çok tecrübeli bir  yöneticiydi. Gider gitmez yapı  kooperatifi kurmuş, öncelikle memurların ev sahibi olmasını sağlamıştı.

Uzun bir yolculuktan sonra Çeşme’ye gittim, bu sahil kasabasında ev, arsa sahibi olanlar benden yıllarca önce gelmişlerdi.

Başta Kaymakam Bey olmak üzere kime danıştıysam “Burası sana göre değil”  dedi. O kadar yolu niye tepmiştim? Arsa bile almadan Divriği’ye geldim. Acemilik çok kötü şeydi…

Saçmalıklar daha ben  Çeşme’ye gelmeden başlamıştı. Asker sevkiyatı olduğu  için otobüsler tıklım tıklım doluydu. Güç bela arka koltuklardan birinde yer bulabildim. Yanımda sakin tavırlı, oldukça ciddi bir yolcu vardı.

O yıllarda  askeri  sevkıyat  demiryolundan alınmış otobüs firmalarına bırakılmıştı.  İlk uygulamalar da  bu günlerde başlamıştı, acemi askerler , kara vagonlardan yeni kurtulmuştu.

Firmalar müşteri kazanmak için hosteslik  yapan bayanları otobüslerde çalıştırıyorlardı. Bindiğim otobüsün hostesi ufak tefek bir bayandı Ankara’dan ayrılır ayrılmaz aile sorunlarını bize dinletmeye başladı. Kocasına “Aspirin” diyordu. Afyon’ a kadar bu aspirin muhabbeti devam etti.

 Kaptan ışıkları söndürmüş, yolcular koltuklarında uykuya dalmışlardı. Otobüs Uşak’a yaklaşınca  arka koltuklardan  galiz küfürler gelmeye başladı. Yolcuların bir kısmı bağırtıya, şamataya uyandı.  Arka sıramızda oturan iki bayan beni önemli birine benzetmiş ola ki

 “Beyefendi, görevinizi niçin yapmıyorsunuz…” diye söylendi.  Meğer acemi askerlerden biri, hostesi çağırıp eliyle taciz etmiş. Hostes de askere tokat atmış ve küfür etmiş. Benim olanlardan haberim yok.

Şoför bir yandan arabayı sürüyor, bir yandan müşterilerle kavga ediyordu. Arka sırada oturan bayanlar tekrar bana seslendi. “Siz nasıl amirsiniz” diye beni vazifeye davet etti. Ben de istemeye istemeye “Trafik şubesinin amiri” oldum.

 Şoför  dahil müşterilerin  hemen hepsi benim amirliğime inandılar. Yerimden kalktım askerlerin yanına gittim.” İlk durak yerinde ifadenizi  alacaklar” dedim.

Benim yaptıklarım kanunsuzdu Artık İzmir’e yaklaşmıştım. Rolümü çok iyi yapmak zorundaydım. Askerlerden birinin kulağına “Ben polis falan değilim. Sizi kurtarmak için böyle yaptım. İlk benzinlikte inersiniz, otobüsü kaçıran müşteriler gibi bir sonrakine binersiniz” dedim.

Acemi askerler dediğimi yapmışlar. Her biri bir yere dağılmışlardı. Otobüsten inerken kocasına “Aspirin” diye hitap eden hostese de biraz öğüt verdim.

Kadir Öğretmene Hediye

Kadir Öğretmen, babamın arkadaşı, benim de  öğretmenimdi. Aslen Kangal doğumluydu. Sert, disiplinli bir öğretmendi. O tarihteki öğretmenler gibi günlük tıraş  olur, ütülü gömlek giyer, kıravat takardı.

Arkadaşlarının  hemen hepsi içkiyi severdi.  Sigarayı bırakmak akıllarına gelmezdi. Biz öğrenciler Kadir öğretmenin bu yönünü bilmezdik . Bir gün babam “Oğlum, Kadir öğretmen düşmüş ayağını kırmış geçmiş olsuna  gidelim ” dedi. Yanlış hatırlamıyorsam İstiklal İlkokulu’na  yakın bir evde oturuyordu. Hanımı bizi karşıladı “Kadir öğretmen yan odada  yatıyor “ dedi.  Yakın mesai arkadaşları bizden önce gelmiş  ağır ağır içiyorlardı. Benim çok tuhafıma gitti.

 Geçmiş olsuna gelenler hediyeli gelmişlerdi. Biz de  Kadir Öğretmene leblebi getirmiştik. Her halde ikrama geçmiştir.

Babamın anlattığına göre Kadir Öğretmenin ayağı alçıya alınınca arkadaşları “Biz  Kadir’e ne götürelim” diye çok düşünmüşler. En münasibi rakı götürelim hem biz içeriz, hem de ev sahibi  ….Sonunda rakı götürmeye karar vermişler. Kadir öğretmen de arkadaşlarının bu jestinden çok etkilenmiş “Bana getirdiğiniz en güzel hediye bu oldu  ,demiş.

Kekeme Bekir

Benim gençlik yıllarımda renkli  simalar vardı. Kasaba halkı bunlarla  konuşur, bunlarla derdini atardı. Bu iyi nisanlardan biri de Kekeme Bekir’di. Bekir usta terzilik yapardı. Köylüler ceketlerini ve pantolonlarını Bekir Ustaya diktirirlerdi.  Usta bu işten iyi anlardı.   Yine kasabada  ağaç ve toprak malzemeyle  ev yapan bir usta daha vardı. Bunlar baba oğul çalışırlardı.  1950 yılında bizim evimizi de bu ustalar yapmışlardı. Evin kapıları ve tahta dolapları bugün yapılmış gibi  sapa sağlam durmaktadır.

Cemil Usta  İlkokulu bitirmişti;  fakat   bir lise talebesi kadar bilgisi  vardı. Kore savaşları (1950) yeni başlamıştı; bana Türk ordusunun Kunuri cephesindeki  kahramanlıklarını anlatırdı.  

       Baba oğul sigara içerlerdi.   Tek alışkanlıkları sigaralarıydı. Babası Semih Usta yorgunluğunu gidermek için her akşam  Peri’nin Lokantasına   giderdi. Evde rakı içmezdi . Eğer içecekse lokantada içerdi.  Cemil Usta içki içmezdi. İçkiden nefret ederdi. Yıllarca babasına inat içki içmedi. Fakat bir gün duyduk ki Cemil Usta da babasına kızıp içkiye başlamış. . 

Kasabanın ileri gelenleri  Cemil Efendinin içki içmesine kızıyordu. Fakat nasihat da fayda vermiyordu. Eşte günlerde bir sarhoş öldü. Cenazesi günlerce içeride kaldı.  Kekeme Bekir için bulunmaz  bir fırsat doğdu.  Nasihat etmek için Cemil Usta’nın evine geldi. Cemil akşamdan sızıp kalmıştı. İhtiyar annesi onu yatağında  döndüremiyordu; yatak değiştirmek için komşuları çağırıyordu.

Cemil biraz kendine gelince hayretle  Kekeme Bekir’in yüzüne baktı…Kekeme Bekir sabah sabah niye gelmişti?  O, zihin bulanıklığı içinde iken  Kekeme Bekir konuşmaya başladı: “Oğlum Cemil…Şu haline bak, leş gibi kokuyorsun…Yatağın, yorganın kirler içinde…Kendine acımıyorsan o yaşlı annene de acımıyor musun? Eğer ölürsen  senin ölümün bizim iki saatimizi alır. Yani çarşıdaki dükkanımız  iki saat kapalı kalır. Cenaze namazı, Yasin-i şerif derken herkes çıkıp evlerine gelir…Bu çok güzel ve hakkında hayırlı…Yok öyle değil de yatalak olup kalırsan sana kim bakacak?

Cemil bu soruya cevap veremedi…. Aradan birkaç yıl geçti Cemil Usta düzeldi. İçkiyi ve sigarayı bıraktı. Kasabalı bu hadiseyi unutmuşken selalar verilmeye başladı. Kekeme Bekir sizlere ömür. Cemil Usta’nın değil de  Kekeme Bekir’in selası verilmişti….

(Sivas 23 Ocak 2012)

Koltuk Değnekleri

Ortaokullardan birinde Türkçe dersine giriyorum. Kalabalık bir sınıf; fakat çok terbiyeli…Necatı adlı bir öğrencim var. Koltuk değnekleri ile yürüdüğü için derslere hep  geç kalıyor. Necati’yi koltuk değneklerinden kurtarmak istedim. Öğrencilere “Bugün tahtayı Necati” silecek dedim. Sınıfta bir sessizlik…Şaşkınlıkları geçtikten sonra itiraz etmeye başladılar:

“Olur mu Hocam. Necati koltuk değnekleri ile ayakta duruyor. Koskoca sınıfta bula bula Necati’yi mi buldun…Olmaz Hocam, tahtayı biz sileriz…”

Ben Necati’nın tahtayı silmesinde ısrarlı idim. Necati tahtanın başına geldi. Tek ayağı ile tutunmaya çalıştı. Biraz sildi, sonra yoruldu…. Aslında benim yaptığım işkenceden farklı bir şey değildi.

Bu işkenceye son vermek için: Necati artık yerine oturabilirsin, dedim. Çocuk sinirli sinirli yerine oturdu, kendisini sınıfta aşağılanmış  biri  olarak gördü…Ders bittikten sonra öğrenciler başıma toplandılar. “Hocam, Necati topal bir öğrenci, tahtaya kaldırılacak başka birini bulamadın mı ? Her zaman olduğu gibi biz gene sınıfın tahtasını sileriz..

Ertesi hafta Necati’yi yine tahtaya kaldırdım.

Koltuk değneğini tahtaya dayamasını istedim. Düşerim diye korktu. Ben rahat ol,silersin, dedim…Kan ter içinde sildi, tahtadan indi. İnerken koltuk değneklerini istedi; vermedim. Mecbur kaldığı için hafif aksayarak sırasına kadar gitti. Oflaya poflaya yerine oturdu.

Öğrencilere: Sevgili çocuklar, Necati kardeşinizi alkışlayınız, dedim. Sınıftakiler Necati’yi yürekten alkışladılar. Ben de alkışlayıp yanaklarından öptüm. O günden sonra Necati koltuk değnekleri ile yürümeyi bıraktı. Biraz aksayarak yürüdü ama kendine güven geldi..

Ben bu hadiseyi unutmuştum. İmam Hatip’ten ayrılalı yirmi yıl olmuştu. Üniversitedeki odamda otururken kapı çaldı içeriye hafifçe  aksayan bir genç geldi. Gayri ihtiyari: Necati sen misin dedim. Evet hocam, dedi ve elimi öptü. Çok duygulandım. İktisat Fakültesi’ni bitirmiş, öğretim görevlisi olarak Üniversite’ye girmiş. Benim Üniversite’de olduğumu duyunca, ziyaretime gelmiş.

Bana kızdın mı? dedim. Hayır hocam dedi, ilk haftalar aksayarak okula gelmem beni incitiyordu ama zamanla değneksiz yürümeye alıştım. Kendime güven geldi üniversiteyi de bitirdim. Allah sizden razı olsun dedi.

Zaman zaman Necati’yi koşu yolunda eşofmanlarını giymiş yürüyüş yaparken görüyorum, selamlaşıyoruz ; hal hatır sonuyoruz.

Artık size kibar davranacağım

Ben öğretmenliğimin ilk yıllarında argo söylemeyi çok severdim…”Ulan oğlum, lan buraya gel…” gibi. Öğrencilerim de benim bu konuşmama alışmıştı.

Bir gün sınıflardan birinde “Çocuklar artık “lanlı” konuşmayacağım “ dedim. Öğrenciler fısıldaşmaya başladılar. “Bu adama ne oldu? Başına saksı mı düştü? “  demeye başladılar.

Ben: Edebiyat edep demektir. Argo şeyler konuşmayacağız diye konuşmaya devam ettim…

Bu güne kadar argo konuşan hocalarının kibarlığını yadırgadılar. İçlerinden biri : “Huy mu değiştirdin hocam…Biz senin davranışlarını, konuşma şeklini seviyoruz….” Bir kere kafaya koymuştum, derslerde çok kibar olacağım.

 Öğrencilerden biri “Hocam bir saygısızlık mı yaptık…Yandaki sınıflardan edebiyat kitabı bile aldık. Derslere zamanında girdik…Daha ne yapalım.? dedi.

 Onlar da şaşırmışlardı. Masadan kalktım koridora doğru yürüdüm. Sınıf da arkamdan…

Bir şamata, bir gürültü. Beni koridorun başında yakaladılar, omuzlarına aldılar, tepinmelerim boşuna çıktı. 

Sınıftan içeri soktular, zorla yerime oturttular, iki omzuma birden bastılar…” Sözünü geri al hocam….Sözünü geri almazsan seni bırakmayız… Biz senin harbiliğini seviyoruz “ dediler. Gülümsedim, sınıftakiler “Ohhhh dediler ve derin bir nefes aldılar.  “İşte böyle hocam, sen bize eskiden olduğu gibi davran…Söğ, ıç  ama bizi bırakma.  Edebiyat dersimiz gene eskisi gibi  olsun.

Beni seven arkamdan gelsin

1965’li yıllar. Sivas Sanat Okulu’nda Edebiyat öğretmeniyim. Öğrencileri çok seviyorum. Sanat Okulu öğrencileri genellikle fakir ailelerin çocukları olduğu için saygılı ve mert insanlar. Sevdiklerini seviyorlar. Benim de gençlik yıllarım… Öğrencileri anlıyorum. Ufak tefek kusurlarını görmüyorum, fakir çocuklara elimden geldiğince yardım ediyorum.

İşte böyle bir ortamda öğrenciler kendilerine tanınan teknikerlik eğitiminden yoksun bırakıldılar.  O tarihte Sanat Okulu öğrencilerinin gideceği başka bir yer  yok.  Çocuklar haklı. Öğrencilerim  Sivas tarihinde ilk defa dersleri bıraktılar; tam bir hafta derse girmediler.

Okul Müdürü, Milli Eğitim Müdürü, Emniyet Müdürü…Vali yardımcısı….Sivas’ın saygın kişileri bunlar derse girsin diye çok uğraştılar…

Aradan 50 yıl geçti, şimdi olmuş gibi hatırlıyorum. Sanat Okulu’nun trafosu önünde toplanmışlardı. Beni görünce bir alkış tufanı koptu. “Yaşa Hocam, anlarsan bizim derdimizden sen anlarsın”… Ben de gaza geldim, onlara:

-Sizin hakkınızı kimse yemez Hakkımızı okulun içinde arayalım.

Her kafadan bir ses çıkıyor…

  • Çocuklar bu böyle olmayacak, beni seven öğrencilerim arkamdan gelsinler.
  •  Ben içeriye doğru yürüdüm, arkamda öğrenciler… İkinci kata çıkınca herkes sınıflarına girdi.

Yöneticilerin yapamadığını ben  sevgimle başarmıştım.