Aşık Veysel’in Maskı (Yüzünün Kalıbı) Nasıl Alındı?…

Son günlerde Aşık Veysel’in maskı konusu kamu oyunu o kadar meşgul eder oldu ki ister istemez bu makaleyi yazmak zorunda kaldım (1982). İleride Aşık Veysel’i her yönü ile tanıtan bir monografi yazıldığında bu makale kaynak alınsın istedim.

Şunu öncelikle belirteyim ki Aşık Veysel’in maskının alınması bir ekip çalışmasıdır. Bu ekip çalışmasına o yıllarda Atatürk Lisesi Müdürü olan Hocam Selahattin Aydemir, Dört Eylül Ortaokulu Resim Öğretmeni Özdemir Baran, Resim Öğretmeni Yusuf Toprak ve ben katılmıştım.

Benim, Aşık Veysel’in yüzünün kalıbını almam bir rastlantı sonucu olmuştur. Nitekim Sivas Folkloru Dergisi’nin Mayıs 1973  tarihli özel sayısında “Veysel’in Köyünde”  adlı bir yazım yayınlanmıştı. Ben o yazımda şunları yazmıştım:

“…Hastalığını duyduğum zaman çok üzülmüştüm. Birkaç defa köyüne gitmek, onu ziyaret etmek istedim; fakat nasip olmadı. Öğretmenim Selahattin Aydemir, Resim öğretmeni arkadaşım Özdemir Baran, Veysel’in  maskını almak istemişler, bana da uğradılar. Gerekli malzemeleri aldık, yola çıktık. Şarkışla ile Sivrialan köyü arasındaki uzaklık 30 km.’den fazla. Yol çok arızalı. Ancak Kaymakamlığını verdiği jiple gidebildik. Biz köye girerken rüyada gibiydik. Okulun bayrağı yarıya kadar indirilmişti. Köylüler damlarda, duvar diplerinde sessiz ve donuk gözlerle bize bakıyorlardı. Okul kapalı olduğu için öğrenciler sokaklarda siyah önlükleri ile Veysel’in yasına katılmışlardı.

“Veysel’in evi” dediler. Arabadan indik, içeri girmek için oldukça zorluk çektik. Çok kalabalık vardı. Civar köylerden de gelenler olduğunu söylediler. Evin iki odası var.  Bizi kapıdan girişte sol kol üzerine düşen odaya aldılar. Oda kapısının hemen karşısında bir sedir ve sedirin sağ köşesinde Veysel’in yatağı vardı. Veysel’in üzerini yatak çarşafı ile örtmüşlerdi. Yorganı katlayıp duvara dayamışlardı. Kapıdan girişte sol kol üzerinde bir sedir daha vardı. Pencere önünde ve sedirin üzerinde ziyaretçiler oturuyordu. Veysel’in yatağının baş tarafında ve köşede iki saz asılıydı. Birisi meydan sazı, diğeri cura idi. Bu köşede  ayrıca sağlığında çektirmiş olduğu fotoğraflar vardı. Diğer köşede ise Atatürk’ün büyük boy portresi asılı idi.

Biz odada iken içeriye bir kaç tane yaşlı kadın girdi. Veysel’in yüzündeki örtüyü açtı. Hep birlikte “Uyuyor!…” dediler. Biz de ölünün soğuk yüzünü ilk defa o zaman gördük. Başında her zamanki takkesi vardı.”[1]

Yine aynı yazımda Aşık Veysel’in maskının alınma  işlemini birkaç satırla şöyle anlatmıştım:

“ Taziyeden sonra, küçük oğlu Bahri Şatıroğlu’na babasının maskını alacağımızı söyledik. Anlayışla karşıladı ve kabul etti. Alçıyı kardık ve yüzüne döktük. Bu sırada yanımıza Aşık Ali İzzet Özkan da gelmişti. Kalıp alma işi bittikten sonra Veysel’in ruhuna Fatiha okuduk.” [2]

O zaman bu kadarla yetinmiş; fakat ayrıntıya girmemiştim.  Çünkü bu teknik bir konu idi. Ama bu makalemde istemiyerek teknik bir konuya da gireceğim. Artık bu kaçınılmaz durum oldu.

O yıllardaki Sivas Valisi Sayın Celal Kaya Can, Aşık Veysel’in ölümünden hemen sonra Selahattin Aydemir Hocamı aramışlar. Hocam da durumu Özdemir Baran’a ve yine resim öğretmeni olan Yusuf Toprak’a duyurmuş. Ben o yılarda Dört Eylül Ortaokulu’nda Türkçe öğretmeni idim.

Sabahın erken saatlarıydı; Selahattin Bey okula geldi. Özdemir Bey’le bir şeyler konuştu. Ben, kendilerine önemli bir şey mi var? diye sorunca:

– Aşık Veysel vefat etmiş, yüzünün maskını almaya gideceğiz, dediler.

Ben de kendilerinden beni de götürmelerini rica ettim. Önce razı olmadılar, sonra peki, dediler. Benden biraz zeytinyağı, bir eski naylon çorap ve bir miktar pamuk ile gazete kağıdı almamı istediler. Eve gidip malzemeleri aldım. Kendileri de hazırlıklı gelmişlerdi. Çimento Fabrikası’na uğrayıp tuğla çamuru da aldık.

Şarkışla’ya öğle üzeri vardık. Bir lokantada öğle yemeği yedikten sonra  Şarkışla Kaymakamı’na uğradık. Aşık Veysel’in hanımına ve çocuklarına hitaben yazılmış bir izin yazısı aldık. Köye öğleden sonra varabildik. Aşık Veysel’in cesedinin bulunduğu oda karanlık  olduğu için köylülerden lüks lambası istedik. Ayrıca bir de çalışma masası getirttik.

Sayın Hocam Selahattin Aydemir, karşı odada kaldı. Kalıp alma müddetince de bu odadan bize seslenmek suretiyle yardımcı oldu. Selahattin Bey gibi, Özdemir Baran da cenazeden korktuğu için mask alma işi bana düştü.

İlk önce  Aşığın kafasındaki takkeyi çıkardım. Sonra naylon çorabı kafasına geçirdim. Kalıp alınacak yerleri açık bırakmak suretiyle geriye kalan bölümlerini çamurla doldurdum. Burnuna pamuk tıkadım; gözlerini ince bir pamuk örtüsüyle kapadım. Bu işlemler bittikten sonra arap sabununu fırçayla yüzüne sürdüm. Ayrıca bazı yerlerine de zeytinyağı sürdüm. Bu işlemler bitince Özdemir Baran’ın kardığı alçıyı Aşığın yüzüne döktüm. Alçı dökme işlemi bitince Selahattin Bey, karşı odadan seslendi:

– Alçı ısınana kadar bekleyiniz!…

Rahmetli Aşık Ali İzzet Özkan, Bahri ve Ahmet Şatıroğlu ve diğer ziyaretçiler yanımızda idiler; bizi merakla izliyorlardı.

Kalıp donunca, benim gücüm yetmediği için köylüleri yardıma çağırdım. Köylüler Aşık Veysel’in yüzünden alçı kalıbı çıkardılar….Bu sırada kalıba Aşığın kaşı, kirpikleri ve bıyıkları yapışmıştı… Çocuklarının bu duruma üzüldükleri belliydi. Yanlış hatırlamıyorsam Bahri Şatıroğlu:

– Baba, hayatında çok eziyet çektin; şimid bile eziyet bitmiyor, dedi.

Köyden 21 Mart 1973 günü saat 16.00’da ayrıldık.

Aradan tam dokuz yıl geçti. Kimse aldığımız kalıbı arayıp sormadı bile. Geçen ay, Sayın Vali Yardımcısı Rahmi Yaldız Bey’i ziyaret ettiğimde:

– Sayın Rahmi Bey, gazetelerden okuyup öğrendiğime göre Aşık Veysel’in evi müze haline getirilmiş, biz bundan dokuz yıl önce Aşığın maskını almıştık, Veysel’in maskı müzeye konulursa iyi olur, demiştim. Sayın Rahmi Yaldız da:

– Kalıp kimde?…, diye sorunca:

– Sayın Kültür Müdürü Selahattin Aydemir’den sorunuz; çünkü bu işle o ilgileniyor, demiştim.

Birkaç gün önce(24 Mart 1982) Sayın Sivas Valisi Şükrü Er’e verilen, Aşık Veysel Müzesi’ne ve Aşığın mezarına konulan maskın  dişi kalıbı bu kalıptır.

Görüldüğü gibi Aşık Veysel’in yüzünün kalıbı bir ekip çalışması sonucu alınmıştır. Bu hizmette herkesin payı vardır.

(Türk Folkloru, Sayı: 40, Kasım 1982, s.10-11)


[1] Kutlu Özen,Veysel’in Köyünde, Sivas Folkloru, Sayı: 4, Mayıs 1973, s.15-16.

[2] Kutlu Özen, Veysel’in Köyünde…., s.15-16

Divriği Kedileri

Fatma PEKŞEN-Kutlu ÖZEN

Evliya Çelebi’den bu yana ‘Divriği Kedisi/Kedileri’ üzerinde duran olmadı. Daha çok Ankara Kedisi, Van Kedisi üzerinde duruldu. Halbuki Evliya Çelebi 1640-1650’li yıllarda  Erdebil vilayetinde satılan Divriği kedilerinden bahsediyordu. Yine aynı yıllarda Trabzon ve Sinop kedilerinden de bahsetmekteydi. Henüz o tarihlerde Ankara ve  Van kedileri Evliya Çelebi’nin dikkatini çekmemişti. Benim çocukluğumda her evin fare tutan cins kedileri  vardı. Hiç unutmam ortaokul yıllarımda  (1951-1955)  Divriği Halk Kitaplığı Müdürü  olan Süruri  dayı  kedi meraklısıydı.  Bizden çok sevimli kedi yavruları getirmemizi isterdi. Biz de kitap okuma karşılığında kedi yavruları getirirdik. Sevimli kediler kitap dolapları arasında miyavlayarak gezerlerdi  Dayı ölünce kedilere sahip çıkan olmadı. Onlar da birer ikişer dükkanların arasına dağıldılar.

Evliya Çelebinin bahsettiği kediler daha çok sarı, kahverengi, siyah, portakal rengi  tüylere sahipti. Divriği kedilerinde bazen bu renklerin üçü bir arada bulunur. Bazen de süt beyazı veya siyah olmak üzere tek renk hakimdir.

Biz bu yazımızı nesilleri gittikçe tükenen Divriği kedilerini tanıtmak için yazdık

Bugün dünyaca ünlü Kangal köpekleri de  yirmi yıl öncesine kadar  yöresel olarak tanınıyordu. Eğer bir veteriner hekim Kangal köpeklerini tanıtmasaydı kimsenin dikkatin çekmeyecekti. Divriği kedileri de aynı durumdadır. Divriği’nin zengin kültürü içinde Divriği kedilerinin de ayrı bir yeri vardır.

Evliya Çelebi’nin anlattıkları

“ Rum- Arap ve Acem ülkelerinde bu Divriği’deki kediler kadar nazlı sevimli, avcı, edepli kedi bulunmaz.  Gerçi Mısır elvahının, Trabzon’un ve Sinop şehirlerinin kedileri de meşhurdur amma bu Divriği’de yağlı, iri, samur gibi parlak postlu renkli kediler yetişir. Hatta Acem(İran) ülkesinde[1] Erdebil vilayetine hediye götürülerek orda tellallar kafes içinde  başlarında gezdirip büyük pazar yerlerinde ve bedestanda “bir tomuş, iki tomuş diye satarlar. Dellalların ne şekilde bağırıp bir takım kendilerine has sözler söylediklerini “Erdebil” seyahatimizde yazmıştık.

Amma Divriği kadılarının müflis olanları gayet hasistir. Senede kırk-elli adet kediyi insafsızca öldürerek dabaklatıp kış için kürk yaptırıp giyerler. Rusya’nın sincap kürkünden asla fark edilemeyin kırmızı renkli bir kürk olur. [2]

Bu Erdebil’de kedi yaşamadığından faresi çoktur. Erdebil halkının elbiseleri fare derdinden parça parça olmuştur. Onun için bu şehirde kedi para ile satılır. Ayrıca kedi tellalı vardır. Kafes içine koyup, alıp satarlar. Bilhassa Divriği kedisi burada çok değerli olup yüz kuruşa satıldığını gördüm. Amma yine yaşamaz. Dellalları(tellalları)  kedi sattıkları vakit  şu tasarlama beyitleri yüksek sesle söylerler:

Ey talibler merabe

Senuretün sayyade

Müeddebe ve herrabe

Munise  ve tarabe

Suraka değil gamhare 

Fareye vermez çare

Daha bir çok  görülecek şeyleri vardır ama yazmaktan vazgeçildi… [3]

 Günümüzdeki Divriği Kedileri

a. Kedilere takılan adlar: Mestan, Meliki,Maviş, Minnoş,Boncuk, Hanım, Yumak…Bunların dışında herhangi bir ünlünün, sporcunun adı da verilir. Ayrıca “Aysun, Yıldız…gibi bayan adları da verilir.

Sarı renkli ve iri olanlarına  ‘sarman’, Siyah benekli ve çizgileri gri olanlarına ‘tekir’ denilir.

b.Cins Kedi: Eğer eve kedi alınacaksa soyu sopu (Meliki, Tekir, Sarman) araştırılıp ağzının içinde mührü olup olmadığı kontrolden geçip , anasında babasında hırsızlık olup olmadığına dikkat edilir.Hatta yıllarca önce bir akraba evine cins kedi olarak verilenlerden bir tanesi “Bizim evin torunu o; aslı belli, nesli belli” diye rica minnet ama gönül rahatlığı ile istenebilir. (Pekşen)

Kilerlerin sadık bekçiliği görevini gönül rahatlığıyla yapan bu sevimli hayvanların  cins yavrularını isteyen aileye verme işine ’kedinin gelin edilmesi’ denilmektedir.(Divriği’de Mutfak Kültürü)

Bu arada eve öyle sırmalı tahtırevanla  getirildikten sonra , köşe minderlerinin üstünde istirahata çekilen , farelerin tavan aralarında , yük dolaplarında köşe kapmaca oynamalarına izin verilen kedilere  hiç de hoş bakılmaz.  Kedi dediğin cevval olmalı, kulağı kirişte olup  en ufak çıtırtıda  avının üstüne atılabilmelidir.(Pekşen )

Hadis: Divriği yöresinde kedilerle ilgili şöyle bir hadis anlatılır. “ Meliki” denilen siyahlı grili  bir kedi cinsini beslemenin sevap olduğuna inanılır. Bu kedi cinsinin  Hz.Peygamber’in dizinin dibinde uyuduğu ve onun tarafından sevildiği hatta uyandırmaya kıyamadığı için eteğini keserek namaza kalktığı söylenir.

Avcı kedinin bulunduğu evde karafatma, hamam böceği, örümcek, …türü haşere, hele hele yaz aylarının korkulu rüyası akrep bulunmaz. Komşu evlerin tavuklarını, cücüklerini bahçeye sokmaz; Siniye sofraya yanaşmaz. (Hacı Veli Karşıt, Pekşen derlemesi).

Kedilerin dışarı ihtiyacı olunca  kapı dibinde miyavlamasına bakılarak kapı açılır;  geri geldiğinde de kapıya sürtünmesi, tırnaklayarak  miyavlaması hissedilince içeri alınır.

c. Kedilerin davranışları: Kışın soba dibinde güzellik uykusuna yatan; uyandıktan sonra ön patisini  üç kere aşırarak yalanan kedinin bu hareketi misafir geleceğine yorumlanır. Kedinin pıskırması  da  misafire yorulur.  Yine küçük çocukların bacağının arasından bakması, yürüyen çocukların sürünmesi; ocaktaki odunların hırıltılı bir ses çıkararak yanması, çaydan çıkan iri çöpün bardakta yüzmesi…misafir geleceğine işaret eder.

“ Bizim kedimiz dişi idi. Meliki denilen kırçıl renkli, ince yollu, tüyü az olup dökülmediği için makbul sayılan cinstendi. Doğuracağı zaman millet sıraya girerdi. ‘Aman n’olursuz,  bize bi tane yovru veresiz. Sizinkisi çok cins hayvan’…

Bizimkisinin adı yoktu. Babam ‘Gel gızı…Gel gızı’ derdi. O da yanına gelirdi. Gızı, kızım, anlamındaydı.  Avcıydı. Eğer kilerden bir çıtırtı duyarsa oraya siner, şurada yemeğe soğusa bile  oradaki çıtırtının sebebini anlamadan, o sıçanı yakalamadan içeri gelmezdi.

Güz gelip de kızılcıklar oldu muydu, ayazdaki kızılcık ağacımızın yanıbaşında bulunan ayva ağacının dalına siner, gelen kuşları takip ederdi. Eğer olmuş kızılcıkları yemeye yeltenen bir serçe olursa onu kapardı. Hem karının doyurmuş, hem de kızılcıkları kurtarmış… Birinde serçe ile birlikte gölün içine(su birikintisi) düşmüştü.

Eğer yağmur yağdıysa, ayazdaki taşlara basarak narin adımlarla yürürdü. Elin pisikleri(kedileri)  gibi soba kurumuna bulanmaz, pöhrenklerin içinden geçip kara çamura bulanmazdı. 

d. Kedi toprağı: Kediler kış aylarında dışarı çıkmazlardı. Bunlar için evin bir tarafında kedi toprağı hazırlanırdı. Evin köşesindeki çukura ölük( killi toprak) konulurdu. Kedi de ihtiyacını burada görür: evin içini ıslatmazdı, kirletmezdi. Evin hanımları kedi yavrularını buraya alıştırırlardı. Cins kediler asla bu yeri şaşırmaz.

Evin içinde kedi toprağı denilen yere  burnu sürtülerek tuvalet alışkanlığı sağlanan hayvan, kapı arkasında mırıldanarak tuvalet ihtiyacını belirtir. Kedi toprağı zaman zaman değiştirilerek yenisi konur. Yavru ve yetişkin  kediler bu toprağın dışında bir yere pislik etmezler.  Kedi toprağı çocuk ve loğusa için lazım olan, killi bir topraktır.  Bu topraklar Divriği’de ölüklük denilen yerlerden temin olunur. Bu işi meslek edinen öllükçüler vardı. Dıngıl Bekir bu işin uzmanıydı. Eşeği ile öllüklüğa gider, çuvalına doldurduğu ince ölükleri teneke hesabı satardı. Benim Divriği’deki öğrencilik yıllarımda (1946-1956)Bekir Ağa orta yaşlı bir adamdı.

 Benim en küçük çocuğum Divriği’den Sivas’a gelince(1965) öllük bulmakta bayağı zorlandık. Sivas’ta da bu işi meslek edinen höllükçüler/öllükçüler vardı. Zaman zaman “Öllüga…” diye bağırarak dolaşırlardı.Kadınlar bunlardan ölük alırlardı.

e. Pisik deliği: Evin dış kapısının yanında küçük,yuvarlak, bir kedinin geçebileceği büyüklükte hazırlanan bir delik bulunurdu. Kediler bu delikten çıkarak gezinirlerdi. Pisik deliği hayvana verilen değerin bir göstergesidir.

Evi müsait olmayanlar, ahır, samanlık gibi yerlere bu deliklerden koyarlar. Akşam olup kedi içeri girdikten sonra bu delik eski minder, çul çaput gibi şeylerle kapatılır.Tilki, sansar gibi kümes hayvanları zarar görmesin diye. Hatta akşam otururken ev ahalisi  birbirine bu durumu sorar: “Pisiğin deliği kapandı mı, ahır samanlık kapısı kilitlendi mi?..” diye.

f. Kedi çanağı: Kedilere ait özel tabağa/çanağa kedi çanağı denir. Bu bakırcılar tarafından yapılmış olan özel bir eşya olduğu gibi peynir tabağı/mahledür(küçük tabak) gibi bir tabak da olabilir.  Bu tabağa bir daha yemek konulup yenmez. Bu tabak kedilere aittir. Kedinin su içtiği tas da  insanlar tarafından kullanılmaz. Kedinin suya, yemeğe ağzının değmemesine  dikkat edilir. Özellikle çocukların oynaşmasına, ağzını burnunu öpmesine izin verilmez.

          Kedilerin yemeği:  Evin artan  yemekleri; ciğerin/etin artık kısımları verilir.

g Hırsız kedi: Önüne  konulanı yemeyen, yalana yalana karnı şişmiş vaziyette eve gelince bir suç işlediği anlaşılan  kediye hırsız kedi denir.

Buz dolabı olmadığı dönemlerde “süt selesi” altına gizlenen yemeklere hırsızlama dalan kedinin vay haline. … Evin hatununca/hanımınca “Seleyi devirmiş,  tırhıdı yalamış. Kulaklı sahanın dolusu tırhıdı kaldırdım yunduya döktüm: demesi o akşamın hararetli konusu olmaya namzettir artık.(Pekşen)

Çocukluğumdan hatırlarım. Yan komşumuzun oldukça büyük, hırsız bir kedisi vardı. Azıtsan azıtılmaz. Dövmeye kalksan dövülmez. Her gün bir evden “…gilin kedi/pisik cücükleri kaçırdı” yahut “peynire battı” gibi sesler gelirdi. Rahmetli annem “…gilin kedi gene bir yar yıktı…” derdi. Çok yaşlı olan bu kedi ölüp gitti de mahalleli kurtuldu.

h. Kedilerin gırnova gelmesi: Kediler normal yaşantılarında ‘miyav’, Mart ayı gelince gırnov’ diye seslenirler.Kedilerin  evden kaçıp damlarda duvar üstlerinde, saçak uçlarında gezmesine ‘gırnova gitti’ denilir. İşte o zamanda Divriği tabiriyle  ‘elleri yüzleri belürsüz’ gelirler. Tüyleri sim siyah, çamura belenmiş, yüzleri çizilmiş bir halde eve dönerler.

ı. Kedi/pisik yavrusu(yovrusu) :  Bu evcil hayvanlar beş altı tane yavru meydana getirirler. Bazı sokak kedileri de doğurma zamanı gelince müsait buldukları  ahır, samanlık, çatı gibi yerlere  birkaç gün öncesinden gizlice yerleşip  orada doğururlar.  Yanına yaklaşanı  pofurtulu sesler çıkartıp kovarak yanlarından  uzaklaştıran bu sahipsiz  kedilere loğusa zamanlarında  mahelle halkı bakar, karınlarını doyururlar buna rağmen  bu yavrulardan bir ikisi hayatta kalır. Kimisini karga kapar, kimisini yabanıi Bazen da bu yavrular  erkek kediler tarafından yenilir.

i Kedilerin çağrılması:  Divriği’de kediye pisik denir, Kediler “pis, pis ,pis…”ya da “Gel pisi pisi…”, “Güpüs, güpüs, güpüs..diye çağırılır. Bir suç işlediği zaman “Pişt…” diye kovulur.

k. Kedinin azıtılması: Mahallenin küçük çocukları kedinin/kedilerin azıtılması işleminde kullanılırdı.  Kediler evin büyükleri tarafından bir torbaya konulur ve çocuklardan mahallenin uzağına bırakılması  istenirdi. Kediler  çok  kasap dükkanlarının önüne bırakılırdı. Yine kasabanın dışındaki hayvan kesim yerleri de/salakhane kedilerin azıtılma mahalleriydi. Çoğu zaman da yakın köylere bırakılırdı.  Kedilerin yük vagonlarına bırakıldığı da olurdu. Bunlar Çetinkaya ya da Erzincan istikametine yolcu edilirdi. Çetinkaya istasyonuna azıttığımız kedi bir ay sonra evimize gelmişti.

Azıtılan kedilerin yıldızlara bakarak yolunu bulacağına inanılır.

Eğer kedi çoksa, azıtmak icap ediyorsa , gözü açılmadan bir torbaya konulup kır bir yere götürülüp bırakılır. Karga kuş halletsin diye.

Kedi yaşlanınca azıtılmaz.  Yaşlı kedinin azıtılmasına hoş bakılmaz. Uygun bir köşede  öldüğü güne kadar bakılıp beslenir. Komşumuzun sarı, koyu kahverengi ve beyaz renkli kedisi yıllarca o şekilde yaşamıştır. Yaşlı kedilerin  azıtıldığı takdirde evdekilere beddue edeciği inancı mevcuttur.

k. Kedilerin çümdürülmesi: Kediler de senede bir iki kere çümdürülür. Teşine ılık su konulup sabunla yıkanır. Kedi yıkayanların elini kolunu cırmalar.

 l. Kedilerin Süslenmesi: Kadınlar  kedi yavrularına ve kedilere bir takım süslemeler yaparlar. Kedinin boynunun arka kısmına ; yani dille yalayamayacağı yere kına vurup ; kulaklarına püskülden küpe takarlar. Püskül daha çok yavru kedilere  takılır. Püskülün ucunda mavi boncuk bulunmaktadır.

 “Hatta  kimi çok titiz kadınlarca da bal mumu eritilmiş ceviz kabuğunun içine kedinin patilerinin sokulup dondurulduğu tık tıkır gezen bu kedilerin  ayağının/ceviz kabuğu ayakkabısının sık sık silinerek temizlik  sağlandığı söylenmektedir. (Pekşen)

i.Kedi menekşesi: Divriği bahçelerindeki minik mavi çiçekli bir bitkinin adı ‘kedi menekşesi’ dir.Kediler ot yerlerse, başlarının ağrıdığına yorulur.

Kedinin ölümü: Evin kedisi öldüğünde ‘Evin emektarıydı’ denilerek kefenlenip gömülür. Kimilerinden de ‘Pisik ölünce başı kefenlenip öyle gömülür’ denildiğini işittim(Fatma Peşken).

          Kedilere dair hatıralar:  Kedilerin –daha çok yavru kedilerin- topla oynaması sadece kediyi değil; evdekileri de eğlendirmektedir. ‘Eskiden kalaycı dükkanı yıkıldıktan sonra  bakkaliye dükkanı ve marangozluk gibi işler deneyen Büyükbabam  Besnili Veysel Usta’nın tahtadan yaptığı bir top vardı. Ucundaki çiviye  ip bağlar, onu da anneannemin   yattığı karyolanın demirine bağlardı. Anneannemin kedisi  Movuş(Maviş) o tahta topla oynar, sürekli hasta olan sahibini canlandırırdı.’

       Kedilerle ilgili  masallar/söylenceler:

Zurnacı Başı: “Divriği’de hamamcılık yapan bir kişi varmış, Bu adamın da sim siyah bir kedisi varmış. Hamamcı bir gün hamamın kubbesinden bakarken siyah kedinin zurna çalarak hamamın içinde dolaştığını görmüş. Zaten siyah kedi akşam gider, sabahleyin  dönermiş.

 Siyah kedi sabah olunca evine dönmüş. Ev sahibi, sabahleyin kedinin eve geldiğini görünce “ Hoş geldin zurnacı başı “ demiş: ama bu lafı söyledikten sonra siyah kedi bir daha eve gelmemiş. “(Fatma Tugut/Divriği)

Kedinin yemek yemesi:Kedi inanışa göre gözünü yumarak yemek yermiş. Yani verilene şükretmezmiş. Güya köpek dermiş ki ”Sen sıcak evin içinde oturuyorsun, inkar ediyorsun, ben dışarıdayım ve inkarcı değilim. Yemek, kedinin çanağına konulurken besmele çekilir “Yer gök şahidim olsun!…” denilir. Köpeğe söylenmeyen bu söz ile ev sahibi yeri göğü kendisine şahit tutar.

       Kedi ile Köpek Efsanesi:  Kedi ile köpek bir araya geldiklerinde aralarında şöyle bir konuşma geçmiş; kedi:-Ev halkının hepsinin gözü kör olsa da evde ne var ne yok hepsini yesem,demiş.

Bu konuşmaya içerleyen köpek:

-Ev halkı çok kalabalık olsa, her biri bana bir ekmek verse de yesem, demiş.

Bu olaydan anlaşıldığı gibi kedi daima nankör, köpek ise sadık olmuş.[4]

Kedi –Köpek Geçimsizliği: Kedi ile köpek arasındaki geçimsizliğin sebebini halkımız bir efsaneyle açıklamaya çalışmıştır.

Ahirette, hesaplaşma günü geldiğinde kimin kimde hakkı varsa alacaktır. Bu durum sadece insanlar için değil, hayvanlar için de geçerlidir. Hayvanlar, dünyada sahipleri veya başkaları tarafından zulme uğramışlarsa, haklarını aldıktan sonra tekrar toprak olacaklardır.

Aşağıdaki efsanede kedilere, “kör pisik” veya “nankör hayvan”,köpeklere “sadık dost” denilmesinin izahı da olabilmektedir.

Sorguya çekilen bir adamdan bütün hak sahipleri gelip haklarını aldıkları zaman, bir kedi ortaya çıkarak:

-Bu adam dünyadayken benim sahibimdi. Bana hiçbir zaman iyi davranmadı; yemek vermedi. O zaman ağzım dilim yoktu, derdimi anlatamadım; şimdi hakkımı almak istiyorum; gereken cezayı verin, diyecektir.

Bu sırada bir köpek çıkarak:

-Hadi oradan sen de kör pisik(kedi)! Bu adam dünyada iken benim sahibimdi. Yedi kapı dışında olduğum halde beni aç bırakmadı. Sevgisini ve  merhametini benden esirgemedi de evin içinde olduğun halde seni mi aç bıraktı?… diyerek kovalayacaktır.

Yukarıdaki efsaneye dayanarak halkımız, dünyadaki kedi-köpek geçimsizliğini bir nevi erken hesaplaşma olarak görmektedir.[5]


[1] Günümüzde Irak toprakları içerisindedir.

[2] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Üç Dal  Neşriyat, Cilt: 3-4, S.168

[3] Evliya Çelebi, Üçdal Neşriyat,   C:.1-2, s. 594

[4] Kadir Pürlü, Sivas İlbeyli Yöresinden Derlenen Efsaneler, Revak,/98, s .51

[5] Zekeriya Metin, Şarkışla Efsaneleri