Köroğlu gözün kör olsun

Söylenceye göre Köroğlu yazları Sivas Çamlıbeli’nde, Kışları Tokat’ta  geçirirmiş…Yol üzerindeki  taş binalar ve mağaralar o zamandan kalmaymış.

Köroğlu bir tarihte  Sivas Çamlıbeli’nde oturuyormuş. Efelerini yağma yapması için kalelerden birine göndermiş. Manzara hoşuna gittiği için dere kenarına inmiş. Yaşlı bir kadın yün yıkıyormuş. Köroğlu’nun geldiğini bile görmemiş. Elindeki tokacı.  kelle keser gibi hırsla kaldırıp indiriyormuş.  Yine de hırsını yenemeyip “Köroğlu gözün kör olsun” diyormuş

Köroğlu bir müddet beklemiş, “ana sen çok yoruldun, biraz da ben tokaçlayayım”   demiş. Yünler yıkanıp bitene  kadar ihtiyarın yanında beklemiş.. Kadın, bu delikanlıya çok dua etmiş; “gençliğinin hayrını göresin” demiş.

  Köroğlu ihtiyarın yanından ayrılırken kadına “Sen Köroğlu’nu tanıyor musun, ondan  ne kötülük gördün , niçin beddua ediyorsun”, demiş. Kadın üzgün ve mahcup bir tavırla “Ne bileyim oğul. Ben Köroğlu’nu tanımam, bilmem herkes “Köroğlu gözün kör olsun”  dediği için ben de  “Köroğlu, gözün kör olsun” diyorum , demiş.

Bizler de tanımadığımız kimselere haksızlık etmiyor muyuz?

Sivas Yöresinde Çocuk Sahibi Olmaya Bağlı Adak Yerleri

Sayın Müjgan Üçer’e saygılarımla

Kutlu Özen

Yeni evlenen  bir çiftin en büyük arzusu çocuk sahibi olmaktır. [1]Ailenin devamı çocuğa bağlıdır. Çocuk isteyenler, düşük yapanlar, çocuğu durmayanlar diğer uygulamaların yanı sıra adak yerlerinden de faydalanırlar.[2] Adak yerlerine bağlı çocuk sahibi olma ritüelleri günümüzde de devam etmektedir. Biz bu makalemizde adak yerlerini  tanıtmaya çalışacağız.. Uygulamalardan örnekler vereceğiz.

a. Günümüzdeki Adak Yerleri

A.Vahhap Gazi: Sivas merkez; Ahmet Hacı:Zara/Ahmet Hacı;

Ali Taş:Zara/Kanlıçayır;

A.TuranGazi: Soğuk Çermik; Aşılık:Yıldızeli/Hüyük, ŞeyhBahaddinHz.:SuşehriMinkes;   BasamakKaya:Yıldızeli/Büyükaören; Cöğü Baba:İmranlı/ Karacaören;Colü Dede:Şarkışla/ Kaleboğazı; Çalıcı Pınarı:Hafik/Çalıcı: Çamlı Çeşme: Zara/Kuzören ÇeltekBaba:Karaçayır; Deynekli:Divriği/Ömeran; Duman Baba:Koyulhisa  EmirhanBaba:Sivas/Dikmencik, EvliyaTepesi:

Ulaş/Hasbey; Fıdıl Ziyareti:Divriği/Erikli; Halka Kaya: Şarkışla/Kızılcakışla; Şeyh İsmail Zebihullah Hz. Yıldızeli/Fındıcak¸ İztaş:Suşehri; Kabak Baba Ziyareti: Karaçayır; Kara Ziyaret:Altunyayla/Kürkçüyurt Kaya Altı: Sivas/Bedirli//

Kaya Ziyareti:Kangal/İnkonak Kat: Yıldızeli/Gabı köyü ile Çerdiğin Katır Kayası:Zara/Tekke köyü, Kevgir Baba: Yıldızeli/Çakraz Kızlar Kayası:Yeniçubuk/Karaağıl, Koyun Baba Tekkesi:Karaçayır/Karamehmet;  a Kayası:Sivas/Seyfik

Maskayası: Sivas/Pınarca, Mekir Kayası: Yıldızeli/Direkli/Kadılı

Mekir Kayası: Yıldızeli/Yavu/Sarıçal , Melek Gazi: Şarkışla/Taşlıhöyük, Mıhlı Direk/Emre Köyü Ocağı:Murat Kayası:Ulaş; Nişengi Baba: İmranlı/Avşar, Seki Dede: Yeniçubuk/Karaağıl Şeyh Merzuban Hz.:Zara/Tekke; Topraktaş:Bedirli/Damlacık; Yaramış: Bedirli/Yaramış

b. Adak yerlerine bağlı uygulamalar

A.Vahhap Gazi: Türbesi Sivas merkezindedir. Hz.Peygamber’in sancaktarı olduğuna inanılan ulu bir zattır. Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar tarafından ziyaret edilir.[3]

Ahmet Hacı: Adak yeri Zara ilçesine 9 km uzaklıktadır. Köye adını veren Ahmet Hacı bir tepenin başında yatmaktadır. Adak yerinde ulu bir meşe ağacı, alt tarafında da su gözesi vardır.. Yaz boyunca Zara, İmranlı, Suşehri, Hafik, Koyulhisar… az da olsa civardaki ilçelerden ziyaretçiler gelir.

 Çocuğu olmayan kadınlar, adak yerine küçük salıncaklar asarlar. Yarası ve çıbanı olanlar gözeden alınan su ile /kazanda ısıtılan su ile yıkanırlar. Dilek sahipleri gözeden üç avuç su içerler. Hasta ve sakat kişiler de Ahmet Hacı’yı ziyaret ederler.Romatizmadan dolayı sakat kalmış kişiler de buraya getirilirler. Cuma geceleri kan renginde aktığı söylenen şifalı suya para atarak şifa beklerler. Efsaneye göre çok önceleri burada Ahmet ve Hacı adında iki kardeş varmış. Kafirler gelip bu iki kardeşi eza-cefa ile boyunlarını vurarak öldürmüşler. Gözenin suyu Cuma geceleri Ahmet ve Hacı’nın kanı olarak akarmış.[4]

Ali Taş: Taş kültüne bağlı bu adak yeri Zara’nın Beypınar bucağına bağlı Kuruköprü ile Kanlıçayır arasındadır. Adak yeri, Hz.Ali  tarafından kılıçla kesildiğine inanılan oldukça yüksek bir kayadır. Çocuk sahibi olmak isteyen ve sık sık düşük yapan kadınlar tarafından ziyaret edilir.[5]

A.Turan Gazi: Adak yeri Sivas yakınlarındaki Soğuk Ilıca mevkiindedir. Çocuğu olmayan, olup da durmayan kadınların ziyaret ettiği çok önemli bir adak yeridir.[6]

Akkaya/Talih Kayası: Abdülvehhap Gazi türbesi yakınlarındaki bir mağaradır.. Doğum sonrası çocuğu yaşamayan kadınlar Akkaya’ya götürülür. Eteğini nal çivisi ile kayaya çakar. Eteğinin yırtıkları kayada kalır.[7] Kısır kadınlar bu mağarada okunurlar ve kendilerini bu kayalara(Akkaya) satarlar. [8]

Aşılık: Adak yeri Yıldızeli Hüyük yaylası ile Çerdiğin arasındadır. Yüksek bir tepedir. Aşı boyası bu tepenin eteklerinden alınır. Üyük, Karakaya, Ortaklar…yağmur duası için çıkarlar. Ayrıca çocuk sahibi olmak isteyenler de tepeyi ziyaret ederler.

Bahaddin Hz.(Şeyh): Türbesi Suşehri ilçesinin Minlas vadisindedir. Ruh ve sinir hastalarının yanı sıra kısır/çocuksuz kadınlar veya çocuğu yaşamayanlar/düşük yapanlar türbeyi ziyaret ederler.[9]

Basamak Kaya: Adak yeri Yıldızeli, Büyük Akören köyündedir. Köy yakınlarında, üç basamakla çıkılan bir adak yeridir. Çocuğu olmayan kısır kadınlarla  düşük yapan kadınlar çocuklarının olması ve yaşaması için kayayı ziyaret ederler.  Basamaklara çivi çakarlar. (Mustafa Ağkaş, Büyük Akören köyü, 1968 doğumlu.)

Bende:  Divriği Avşarcık köyü yakınlarındaki kutsal bir taştır. Hamile kadınlar düşük yapıp yapmayacaklarını anlamak için kayaya taş yapıştırırlar. Taş yapışırsa dileklerinin kabul olacağına ve  ana karnındaki çocuğun yaşayacağına inanırlar.

Büyük Kaya: Adak yeri Divriği Karasar köyündedir.  Köy yakınındaki bir tarla içerisinde bulunmaktadır. Kutsal olarak bilinen kayanın diğer kayalarla bağlantısı yoktur. Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar ve özelikle düşük yapanlar kayanın etrafında üç defa dolaştırılırlar.  Çocuk isteyenler bu sırada kurban ikrar ederler/kurban sözü verirler. Doğan çocuğa Kaya ismi verilir. (Abbas Karahan, Kaya Kaya; Karasar köyü derlemesi 1991)

Cöğü Baba: Türbesi, İmranlı ilçesinin Karacaören bucağına bağlı Cöğü(Yünören) köyündedir. Buraya ruh ve sinir hastalarının yanı sıra çocuk sahibi olmak isteyenler de gelir. Özellikle sık sık düşük yapan ve doğumdan sonra çocuğu yaşamayan kadınlar getirilirler. (Seyfi Özmen, İmranlı/Avşar köyü 1963 doğumlu.

Colü Dede: Türbesi Şarkışla ilçesine bağlı Kaleboğazı mevkiindedir. Buraya felçli hastaların dışında çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar da getirilir.[10]

Çalıcı Pınarı: Adak yeri Hafik/Çalıcı köyündedir. Adak yerinin yakınlarında  bir çeşme vardır. Çocuğu olmayan kadınlar  çeşmenin yanına giderler. Ellerini oluğun içine sokarlar. Oluğun içinde böcekler vardır. Kadının eline böcek gelirse hamile kalacağına, çocuk sahibi olacağına inanırlar.

Çamlı Çeşme: Zara’ya 15 km uzaklıktaki Kuzören köyündedir. Sıtmaya yakalananlar bu çeşmenin suyunda yıkanırlar.  Ayrıca civar köylerden oğlan çocuğu olmayan kadınlar, çocuğu gurbette olanlar, gurbete gidenler bu çeşmeyi ziyaret ederler. Taş yapıştırarak niyet tutarlar. Ayrıca kadınlar çeşmenin oluğuna yumurta koyarlar, “günlerimiz güzel geçsin” diye. Çeşmeden almış oldukları suyu erkeklerinin eşyalarına serperler “keder olmasın” diye. Çeşmenin suyu ayrıca mala davara da serpilir “bolluk ve bereket olsun” diye. Bu çeşmeyi ziyarete gelenler, çeşmenin etrafını üç defa dolanıp dua ederler.

Çeltek Baba: Adak yeri Karaçayır bucağına bağlı Çeltek köyündedir.  Buraya akıl ve sinir hastalarının yanı sıra  çocuksuz/kısır kadınlar da getirilir. Çeltek Baba’nın türbesinden alınan toprak suda ezilerek kısır kadına içirilir. [11]

Diynenecek: Diynenecek  adı verilen bu kaya topluluğu Divriği/Ziniski-Erikli köyü yolu üzerindedir.  Ziyaretin hemen altından susuz bir dere yatağı geçmektedir.

Efsaneye göre büyük bir yatır olan Seyit Baba, Akmeşe/Ziniski köyüne gelirken kayalardan birine sırtını vererek dinlenir. Bu yüzden kaya kutsallık kazanır. Seyit Baba, sırtını verip dinlendiği için kutsallık kazanan kayaya “Diynenecek” adı verilir. Diynenecek, Seyit Baba’nın düşeğidir.  Buraya genellikle düşük yapan kadınlar getirilir. Hiç çocuğu olmayanlar Seyit Baba’nın Ziniski köyündeki türbesini ziyaret ederler.

Çocuğu olmayan veya düşük yapan kadın ilk önce Ziniski/Akmeşe köyüne gelir. Bu köydeki ocaklı kadına derdini anlatır. Ocaklı kadın, düşük yapan  kadının boynuna bir yazma bağlar. Yazmanın ucundan tutarak çocuksuz kadını adak yerine getirir. Diğer kadınlar da adak yerine gelirler. Ocaklı kadın, çocuk isteyen kadını Diynenecek kayası etrafında üç defa dolaştırır. Daha sonra ocaklı kadınla diğer kadınlar selamlaşırlar.

Ocaklı: Selamün aleyküm

Kadınlar: Aleykümselam

Alıcı kadın: Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?

Ocaklı: Hac’dan gelip Hacca  gidiyorum.

Alıcı kadın: Sebep ne?

Ocaklı: Bir atım var kulun tutmuyor(Gebe/hamile kalmıyor); atımı satacağım….

Alıcı kadın: Ben alırsam kulun tutar…

Ocaklı: Ben de satıyorum, İnşallah elin uğurlu gelir…

Kadınlar: (Hep bir ağızdan) Kulun tutsun, diyelim Allah Allah!….(diye bağrışırlar)

Bu işlemden sonra ocaklı kadın, kısır kadının yazmasını alıcı kadının eline verir. Yani kısır kadını, adak yerinde  satmış olur. Bu işlemlerden sonra orada bulunanlara lokma dağıtılır. Kısır kadın: “Eğer bir çocuğum olursa, kurbanla üzerine geleceğim” şeklinde dilekte bulunur. Ayrıca adak yerinden bir parça toprak alıp yer.

Deynekli:Divriği/Ömeran köyü yakınlarındaki Kutsal bir su sarnıcı/ayazma’dır. Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar bu sarnıcı/havuzu ziyaret ederler. Havuza para, boncuk… gibi şeyler atıp dilek dilerler. Havuza daha önce atılmış  para, boncuk..gibi şeylerden birini teberük olarak alırlar, saklarlar. Çocukları olunca bunları çocuklarının omzuna muska gibi dikerler. Adak olarak kurban keserler.

Duman Baba: Adak yeri Koyulhisar ilçesindedir. Evlat hasreti çekenler bu evliyayı çokça ziyaret ederler. “Allah’ım bu zatın hürmetine bana nur topu gibi bir evlat ver” diye dua ederler.[12]

Emirhan Baba: Sivas/Dikmencik(Horsana) köyündeki bir adak yeridir. Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar tarafından ziyaret edilir. (Ahmet Dinç, Dikmencik 1969 doğumlu)

Evliya Tepesi: Ulaş/Hasbey köyündeki bir tepedir.Eğer gelin zor doğum yaparsa yayladan çobanı çağırırlar. Gelinin elbisesini veya mendilini çobana verirler. Çoban evliya tepesini yedi kere dolanır.

Aldım mendili yola çıktım

Dolandım evliyayı yedi kere

Aman yarabbi, dileğimi kabul eyle!

Her dolanışında  yukarıdaki  dörtlüğü tekrar eder. Kendisine verilmiş olan mendili / elbiseyi doğum sancısı çeken geline teslim eder. Gelin kolay bir doğum yapar. (Fikret Aydın, Hasbey 1965)

Fıdıl Ziyareti:Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar Divriği/Erikli köyü yakınlarındaki Fıdıl dağına çıkarlar. Dilek dileyip kurban keserler. Eğer dilekleri kabul edilmişse, yakınlarındaki kayadan süt renginde bir su çıkar.

Garip Dede Ziyareti:Adak yeri Divriği Arhısu köyü yakınlarındaki Garipler Mezarlığı kenarındadır. Adak yerinde mezar taşı olmasına rağmen okumamız mümkün olmadı. Yatırın çevresinde dargun ağaçları bulunmaktadır. Adak yerindeki çalılara çaput bağlanmıştır. Mezarın çevresi susuzdur. Mezarlığın alt tarafından Eçir deresi geçmektedir. Halk bu mezarda Garip adlı bir ermişin yattığına inanmaktadır. Garip Dede  ziyareti hakkında ilk bilgi Dr.Ahmet Caferoğlu’na aittir. “Sivas ve Tokat İlleri Ağızlarından Toplamalar” adlı eserinde “mengürde” kelimesinin anlamını açıklarken Garip Dede ziyaretinden ve burada yapılan merasimden kısaca bahsetmiştir. “Buraya daha çok oğlan çocuğu isteyenlerle  ; hamile kaldığı halde  sık sık düşük yapanlar getirilir. Düşük yapan kadın Garip Ziyareti’ne satılır.” İfadesini kullanmıştır.

Çocuk sahibi olmaya bağlı merasim iki bölümden ibarettir. Bunlardan birincisi Garip Kayası’nda; diğeri Garip Dede’nin  mezarının başında yapılır.

Garip Kayası: Garipler mezarlığına 300 m. kadar uzaklıkta ve Eçir deresi içindeki yüz tonluk tek parça kayadır. Dumbuca  dağından sel sularının getirdiği bu kaya parçası  kutsallığına inanılan ikinci bir adak yeridir.

Çocuğu olmayan veya sık sık  düşük yapan kadınlar, Garip Dede ziyaretinden önce Garip Kayası’na getirilirler. Kaynak şahıs Safiye Aslaner, çocuğu olmayan  bir kadının Garip Kayası’na satılma işlemini şöyle anlatmıştır:

“……’nin gelini evleneli üç yıl olduğu halde çocuğa kalmıyordu. Kapı komşumuzdu.  Ben, kaynanasına Ayşe’yi Garip Baba ziyaretine götürelim, dedim.  O da kabul etti. Bir sabah erkenden komşunun evine gittik. Ben ineğin mengürdesini/çoluğunu Ayşe’nin boynuna taktım. İpi elime aldım. Ayıp değil ya… Alemin/herkesin içinde sokaklarda o şekilde yürüdük. İşimiz rast gelsin diye kapıdan çıkarken Besmele çektik. Ben, Ayşe, Ayşe’nin kaynanası, iki de komşu kadını…

Yola çıkmadan önce abdest aldık. Cuma günü sela ile ezan arası Garip Dede ziyaretine geldik. Ruhuna Fatiha okuyup üfledik. Daha sonra Eçir deresine indik. Ayşe’yi ben yedi defa  Garip Kayası’nın etrafında dolaştırdım. Ayşeyi her dolandırışımda komşu kadınlara “Bu kısır ineği satıyorum” dedim.  Yedinci de komşumuz Fatma Ana: “Kaça veriyorsun?” dedi. Ben de 50 bin dedim…Fatma Ana: “Alıyım/alıyorum” dedi. Ben de “Sattım,al  hayrını gör” dedim. Mengürdenin ipini Fatma Ana’ya verirken “İneğim kısır ama bu evden giderse elden ele uğur vardır, sizin evde iki canlı olur” dedim.  Yuları Ayşe’nin başından çıkardık. Mengürde/yular bende kaldı. Sonra hep birlikte Garip Dede’ye çıktık. Mezarının yanındaki düzlükte ki rekat namaz kıldık. Garip Dede’ye dua ettik. “Eğer bir çocuğumuz olursa, yedi yıl kurbanla geleceğiz” dedik. Söylemeyi unuttum,  Garip Kayası’na kadar konuşmadan gittik. O da öyle bir parpu. Dileklerin kabul olması için dilsiz gidilecek. Kayanın olduğu yerde konuşulacak. Ayşe’nin ertesi yıl bir oğlu oldu. Adını Garip koydular. Şimdi okula gidiyor…”

Adak yerine satma işlemi bittikten sonra hep birlikte Garip Dede yatırına çıkarlar. Hamile kalmak isteyen kadın: “Allah’ım,  bu zatın(Garip Dede) yüzü suyu hürmetine bana bir çocuk verirsen, kurban keseceğim” diye dua edip adakta bulunur. İsteyen ziyaretin/yatırın başında mum yakar. Çevrede bulunan kuşların yemesi için mezarın üzerine bulgur dökülür. Çalılara bez, paçavrar bağlanır. Doğan çocuk erkek olursa Garip,  kız olursa Kadriye adı verilir. (Naci Küpeli, Arhısu Mahallesi; Safiye Arslaner, Divriği 1901 doğumlu, 19 Ocak 1986 tarihli derlememiz.

Halka Kaya: Adak yeri Şarkışla/Kızılcakışla köyü yakınındaki kayalık bir tepedir. Kayanın üstünde demir bir halka vardır. Çocuğu yaşamayan kadını büyük bir urgan ile belinden asarlar. Biraz bekledikten sonra indirirler.  Kadın, daha sonra kayanın etrafını Fatiha okuyarak  üç defa dolanır. Bu işlemden sonra doğacak çocukların hayatta kalacağına inanılır. (Yalçın Fırat, Şarkışla/Gücük köyü 1970)

 İsmail Zebihullah Hz.(Şeyh) : Türbesi Yıldızeli/Fındıcak köyündedir. Akıl hastaları  ve saralıların yanı sıra çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar tarafından da ziyaret edilir. Akıl hastaları ve saralılar için adak yerinden toprak alınır ve su katılarak çamur kıvamına getirilir. Bu çamur hastanın alnına bağlanır. Şeyh’e ait mühür iki ayrı kağıda basılır, biri muska edilip hastanın boynuna asılır, diğeri bir bardak su içinde bekletilip hastaya içirilir. [13]

İztaş:  Suşehri,  Beş Gözeler mevkiinde, beş gözenin en büyüğünün yanında 20×20 cm boyutunda bir taş hala durmaktadır. Taşın ortasında bir çocuğun ayak izi bulunmaktadır. O taşa kimse dokunmaz/zarar vermez. Çocuğu olmayan, olup da hastalıklı büyüyen kadınlar burayı ziyaret ederler. Adak adayıp, dua ederler.[14]

Kabak Baba Ziyareti: Çocuğu durmayan/düşük yapan kadınların ziyaret ettiği bir kaya parçasıdır. (Recep Ateş, Karaçayır, Karamehmet köyü 1969 doğumlu)

Kara Ziyaret: Adak yeri Altunyayla/Kürkçüyurt köyündedir. Hamile kalmak isteyen kadınların gitmiş olduğu bir ziyaret yeridir. (Mehmet Koç, Kürkçüyurt, 1966 doğumlu)

Kaya Altı:  Adak yeri Sivas/Bedirli Bostancık köyündedir. Köyün alt tarafındaki  bir kayadır. Düşük yapan kadınların gitmiş olduğu bir adak yeridir. (Ali Erdoğan, Bostancık 1968)

Kaya Ziyareti: Kangal/İnkonak köyündeki bir adak yeridir. Çocuğu olmayan ve düşük yapan kadınlar tarafından ziyaret edilir. Diğer kaya ziyaretlerinde olduğu gibi gelinin eteği kayaya çakılır. (Faruk Sükan, Kangal İnkonak köyü 1968 doğumlu)

Kat: Yıldızeli/Gabı köyü ile Çerdiğin arasındadır. Arazi içinde toplama taşlardan ibaret bir düşektir.  Adak yerini ziyaret edenler ”Adak yeri kaybolmasın, büyüsün, benim de bir emeğim, bir taşım olsun” diye  taş yığınının üzerine yeni bir taş bırakırlar. At sırtında gelenler, yürüyerek köylerine giderler. Halk arasında söylenen bir efsaneye göre Hz. Ali hasta bir kadının rüyasına girer. “Senin Hastalığının çaresi Kat’ta, oraya gidersen ağrıların sızıların geçecek” der. Kadın Kat’a gider şifa bulur.

Ayrıca cilt hastaları da burayı ziyaret ederler.

Katır Kayası: Zara’daki Merzubani Hazretlerinin türbesine yakın kaya dizisidir. Taş kültüne bağlı bir adak yeridir. Çocuğu olup da yaşamayan/düşük yapan kadınlar bu kayaya satılırlar.[15]

Kevgir Baba: Türbesi Yıldızeli ilçesinin Çakraz(Yolkaya) köyündedir. Kevgir Baba, köy yakınlarındaki çamlık bir tepenin üzerinde yatmaktadır. Tepenin alt tarafından şifalı bir su kaynar. Efsaneye göre Kevgir Baba, bu civarda yapılan bir savaş sırasında şehit düşer. Yıllarca köy bataklığı içinde kalır. Daha sonra bir zatın rüyasına girer. Kendisini elinde kılıcı, sağ gözünde ok yarası ile bataklıktan çıkarıp tepeye defnederler. Çeşitli hastalıkların yanı sıra burayı daha çok evlat sahibi olmak isteyenler ziyaret ederler. Ayrıca ağlayan çocukları da götürürler.[16]                              (Şenol Öniz, Yavu/Belcik Akpınar Beleni köyü 1969)

Kızlar Kayası: Yeniçubuk/Karaağıl, Seki Dede mevkiindedir. Sırtı ağrıyanlar, yel, sızı çekenler, kız çocuğu isteyenler buraya gelirler. (Mehmet Avcı, Yeniçubuk/Karaağıl, 1949 doğumlu)

Koyun Baba Tekkesi: Adak yeri Karaçayır bucağına bağlı Karamehmet Çiftliği köyündedir. Buraya düşük yapan, doğumdan sonra çocuğu yaşamayan kadınlar getirilirler. Türbenin etrafında dolaştırılırlar.  Yine yavrusunu atan/düşük yapan inekler de buraya getirilir. Türbenin etrafında dolaştırılır.(Yahya Ateş, Karaçayır 1968)

Mamga Kayası: Adak yeri Sivas/Doğanca(Seyfik) köyü yakınlarındaki bir kayadır. Düşük yapan, doğduktan sonra çocuğu yaşamayan kadınlar kayanın etrafında boynuna ip takılarak üç defa dolaştırılır. Doğan çocuğa “Kayacan” adı verilir. (Kenan Yiğit, Seyfik 1970)

Maskayası: Adak yeri Sivas/Pınarca köyündedir.Düşük yapan  gelinler çocuk sahibi olmak için kayaya gelirler. Eteklerinden çivilenirler. Yırtılan parça kayada kalırsa çocuğun yaşayacağına inanılır. Bez parçası kayadan çıkarılırsa çocuğun doğduktan sonra öleceğine inanılır. (Veysel Karani Ayan, Pınarca  1969)

Mekir Kayası: Adak yeri Yıldızeli, Direkli nahiyesine bağlı Kadılı köyündedir. Mekirli, düşük yapan kadın hamile kalır kalmaz köyün yakınındaki  mekir kayasına gider. Kayanın etrafını dolaşır. Ocaklı’nın hanımından yeşil  bir iplik alır.Çocuk doğar doğmaz o ipliği çocuğun koluna, boynuna bağlar. Çocuk  iki-üç yaşına gelinceye kadar ipliği çıkarmaz. Kurbanla adak yerine gider. Kurban kestikten sonra ipliği çıkarır.

dan almış olduğu yeşil ipliği doğum yapar yapmaz koluna bağlar. Çocuk 3-4 yaşına gelince adak yerinde kurban kesilir ve iplik kadının kolundan çıkarılır. (

Mekir Kayası Yıldızeli Yavu Bucağına bağlı Sarıçal köyündeki kayadır. Düşük yapan kadınlar getirilir.

Melek Gazi: Adak yeri Şarkışla/ Taşlıhöyük köyündedir. Bu ziyarete düşük yapan/çocuğu durmayan kadınlar götürülürler. Doğan çocuğa adak yerinin adı verilir. (Yücel Nazlım, Cihan Nazlım, Taşlıhöyük 1966 ve 1968 doğumlu)

Mıhlı Direk/Emre Köyü Ocağı: Ağaç kültüne bağlı bu adak yeri Sivas/Emre köyündedir.  Ruh ve sinir hastalarının yanı sıra çocuk isteyen kadınlarla cilt hastaları tarafından ziyaret edilir. Mıhlı direk, bir köy evinin içindedir. Dilek dileyen kadınlar, kullanılmamış bir çiviyi/mıhı direğe çakarlar. Saç tellerini bu çiviye bağlarlar. Dilek dilerler.[17]

Murat Kayası: Taş kültüne bağlı bu adak yeri Ulaş ilçesi yakınlarındadır. Çocuk sahibi olmak isteyen gelinler bu kayanın etrafında dolaştırılırlar.[18]

Nişengi Baba: Adak yeri İmranlı/Avşar köyü arazisi içindedir. Toplama taşlardan ibaret bir mezardır. Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar tarafından ziyaret edilir. Erkek çocuk isteyenler erkek  organına benzeyen bir taş toplayıp yutarlar. (Seyfi Özmen, İmranlı, Avşar köyü 1963 doğumlu.

Sarıkaya: Divriği Mursal bucağında Hacı Halil Ağa’nın yoncalığının alt kenarında bulunan sarı renkli bir kayadır. Çocuk isteyenler, hamile olup da çocuğu durmayanlar bu kayanın etrafında dolaştırılırlar. Doğan çocuğa Kaya, Durdu, Durmuş…gibi adlardan biri verilir.(Ali Dehmen, Mursal 1931, 11 Temmuz 1991 tarihli derlememiz.)

Seki Dede Yeniçubuk/Karaağıl köyündeki kutsal bir mağaradır. Çocuk sahibi olmak isteyenler bu mağaraya giderek dilek dilerler. Kız olursa, “Satı, Hatun”, erkek olursa istedikleri bir ad verilir. (Mehmet Avcı, Yeniçubuk/Karaağıl, 1949 doğumlu)

Seki Dede: Hafik ilçesinin Celalli bucağına bağlı Beşpınar(Gürlaş) köyü civarında bir adak yeridir. Bir ulu ağaç ile kaya parçasından ibarettir. Çocuk sahibi olmak isteyenler kayanın etrafında dolaşırlar. (Hüseyin Coşkun, Hafik Beşpınar köyü 1953 doğumlu.)

Şeyh Merzuban Hz.: Türbesi Zara ilçesine yakın Tekke köyündedir. Ruh ve sinir hastalıklarının dışında çocuğu olmayan veya durmayan kadınlar da burayı ziyaret ederler.[19]

Topraktaş: Taş kültüne bağlı bir adak yeridir.Bedirli bucağına bağlı Damlacık ve Yaramış köyleri arasındaki oldukça büyük bir kaya parçasıdır. Düşük yapan kadınlar tarafından ziyaret edilir. (Ahmet Arslan, Sivas merkez Altuntabak Mah., 1969 doğumlu)

Yaramış: Taş kültüne bağlı bu adak yeri Bedirli bucağına bağlı Yaramış köyündedir. Köy arazisi içindeki kaya parçasıdır. Buraya sık sık düşük yapan kadınlarla, buzağısı durmayan hayvanlar getirilir. Kayanın etrafında üç defa dolaştırılır. Bu esnada  “Bir atım var satarım/Ardına kulun katarım” sözleri söylenir. Bu işlemlerden sonra gelinin eteği/peşi kayaya çivilenir. Çivilenen parça orda kalır.(A.Turan Avcı, Hayırbey 1959 doğumlu)

Yerli Kaya: Divriği Kuluncak köyü yakınında  ve Taştepe mevkiindeki büyük bir kayadır. Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar ve özellikle düşük yapanlar kayanın etrafında üç defa dolaştırılırlar. Doğan çocuğa Kaya adı verilir. (Cebrail Metin, Kuluncak 1948)


[1] Kutlu Özen. Divriği Yöresinde Ziyaretle r Yoluyla Çocuk Sahibi Olma İnancı ve Diğer Uygulamalar,  Türk Folkloru, Sayı: 18,Ocak  1981, S. 22-27

[2] Hasan Hüseyin Polat,Sivas Ulaş’ta Halk Hekimliği Uygulamaları, Ankara 1995, S. 13

[3] Beşir Ayvazoğlu, Abdülvehhap Gazi Hakkında, SF, Sayı:10, Kasım 1973, s. 9-11

[4] A.Turan Akpınar, Ahmet Hacı, SF, Sayı: 50, Mart 1977, s. 10

[5] K.Özen

[6] K.Özen,  Ahmet Turan Gazi, SF, Sayı:3, Nisan 1973, s.12

[7] Y.Bülent Bakiler, Doğan Çocuğun Yaşaması, SF, Sayı:12,  Ocak 1974,  s.6

[8] Vehbi Cem Aşkun,  Sivas Folkloru, Sivas 1945, s.214

[9] İlyas Ege, Suşehri’nde Şeyh  Bahaddin, SF, Sayı: 71, Aralık 1978, s. 19

[10] Emin Kuzucular, Colü Dede, SF, Sayı: 25, Şubat 1975, s.15

[11] M.Üçer, Sivas’ta Doğum Folkloru(2), SF, Sayı:23, Aralık 1974, s.5

[12] Mehmet İpsileli, Duman Baba, SF, Sayı: 57, Ekim 1977, s.22

[13] Musa Demirci, Şeyh İsmail  Zebihullah, SF, No: 17, Haziran 1974, s.7-16

[14] Hüseyin Candan, İztaş, SF.28, Mayıs 1975, s.10

[15] İ:Hakkı Acar, Taşlaşma ile İlgili Efsaneler, SF, Sayı:42, Temmuz 1976, s.9-10

[16] Musa demirci, Kevgir Baba, SF, Sayı: 1, Şubat 1973, s.8

[17] Musa Demirci, Ocaklar, SF, Sayı: 5,  Haziran 1973, s.9 ve ayrıca K.Özen, Hafik Emre Köyündeki Yunus Emre Düşeği, Türk Halk Kültürü Araştırmaları, 19911/1, s.55

[18] Y.Bülent Bakiler, Sivas’ta Batıl İtikatlar, SF, Sayı:3, Nisan 1973, s. 6

[19] İ.Aslanoğlu, Zara’da Şeyh Merzuban Tekkesi, TF, Sayı: 43, Şubat 1983, s.29

Gül Yağcı

Efsaneye göre çok eski zamanlarda, Isparta taraflarında bir gülyağı çıkarıcısı varmış ve çok zenginmiş. Hele bir yıl gül bahçesinden kırk deve yükü gülyağı çıkarmış. Bu yağları kırk deveye yüklemiş ve biricik oğlunu karşısına alarak “Bak yavrum, gül  yağlarını satmağa seni gönderiyorum. Bu gül yağlarını çok zengin bir kişiye satmak istiyorum.

Alıcının zenginliğini şöyle anlayacaksın. Yağı alacak olan müşteri ya beşlik ya da onluk para verecek. Hepsi bir cinsten olacak, parasını bir defada ödeyecek.

 Çocuk: İlahi babacığım, alıcı bu kadar parayı nerden bulacak, diye sormuş. Babası da ben bilmem, Memleketin en zenginini bulmak istiyorum demiş.

Delikanlı gülyağı yüklü kırk deve ile yola çıkmış. Günlerce dolaştıktan sonra bir müşteri bulmuş.  Müşteri yağların hepsini almış, paranın yarısını vermiş. Diğer yarısını da yağı boşalttıktan sonra vereceğim ,demiş. Yağların tümünü inşaatın harcına katmışlar.  Delikanlı şaşkınlık içinde caminin harcına bakmış. Sonra parasının diğer yarısını  da alarak memleketine gitmiş.

Babası çok sevinmiş, yaşa oğlum merakımı giderdin, İnşallah ilk fırsatta camiyi ziyaret ederim, demiş.

Aradan aylar yıllar geçmiş fakat fırsat bulup da camiyi yaptıranın yanına gidememiş.  Nihayet bir gün zaman bulup yola çıkmış. Gide gide o şehre varmış ve gülyağı kokan camide öğle namazı kılmış.  Camiden dışarı çıkarken de oralı birisine “Arkadaş, ben  buranın yabancısıyım, bu camiyi yaptıran zengini görmeye geldim, konağı nerde demiş. O adam da “Sorma bey, o adamın ne köşkü ne zenginliği kaldı, yani iflas etti ; şimdi de hamamın külhanında yatıyor,” demiş.

Ispartalı adam da Gülyağcıyı hamama göndermiş.   Git camiyi yaptıran adamı gözünle gör, demiş.

Gül yağcı, tarif edilen hamama gitmiş. İçeride büyük bir ocak başında sakallı bir adam varmış. Ocağa odun atıyormuş.

Gülyağcı “Selamın aleyküm diye adama seslenmiş. Adam cevap vermemiş. Selamı üç defa tekrarlamış. Sonra uzun bir sessizlik olmuş. Camiyi yaptıran adam, gülyağcıya, kusura bakma hem namaz kılıyordum, hem külhana ateş atıyordum, demiş.

Gülyağcı, camiyi yaptıran adama : Şey, sen camiyi yaptıran adam değil misin diye sormuş. O da evet benim, ya sen? diye sorunca ben sana gülyağı satan delikanlının babasıyım, demiş.

Camiyi yaptıran  adam başına gelenleri gülyağcıya anlatmaya başlamış:

Dünya parası ile çok şımarmıştım. Hele öylesine bir cami yaptırıp vakıflara hediye ettikten sonra bütün dağları, tepeleri ben yarattım sandım.

Bir gün işte o camiden çıkıyordum. Avlu kapısının orada yere düşmüş yarım dilim ekmek gördüm. Eğilip almam gerekti. Alıp öpmem gerekti. Fakat dedim ya gururlanmıştım artık . Eğilmeyi  kendime yediremedim. Ekmeği şöyle ayağımla dürttüm ve kenara itiverdim. İşte değil o günden, o dakikadan sonra işlerim tersine  dönüverdi. Seldi, yangındı, hırsızlıktı, batmaydı, çürümeydi, yıkılmaydı hepsi geldi başıma. Altı ay içerisinde o yarım dilim ekmeğe muhtaç hale geldim. En nihayet işte bu külhanda, günde yarım ekmek karşılığında bu işi bulabildim. Şimdi burada durmadan çalışıyorum.

Gülyağcı, adama ısrar etmiş “Gel seni eski günlerine  döndüreyim”  demiş.

Hayır hayır demiş külhandaki ihtiyar. Ben burada bir gururlanmayla ekmeğe o nimete ayak vurmanın cezasını burada, bu dünyada çekmek istiyorum. Burada ateşle yanayım, yalnız cehennemde değil. [1]


[1] Nevzat Gözaydın, Isparta’ya ait Gülyağı ve Camii Rivayeti, S.  6056-57,  TFA,  253, Ağustos 1970

Çocukluğumun Bahçeleri

Ceviz Mevsimi

Ekim ayının gelmesini iple çekerdik. Bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda  Divriği yem yeşildi. Hemen her evin küçükte olsa yeşil bir bahçesi vardı. Bahçe sahipleri bahçelerine dut, kayısı, erik, elma, ayva, kızılcık, ceviz  gibi şeyler dikerlerdi.

Cevizler okulların açıldığı sıralarda yeşil kabuklarından  dışarı çıkarlardı. Bunların da kendilerine göre adları vardı. Örneğin : “Arıtsak” cevizi   kalın kabukluydu. Ceviz dövüştürürken  çabuk kırılmasın diye Arıtsak cevizi tercih edilirdi. Bir de çok ince kabuklu, beyaz tenli  ve çok lezzetli cevizler vardı. Pestile sarılarak yenilirdi. Bunlar yağlı cevizlerdi.Ceviz dövüştürenler iki cevizi avuç içine alıp kırmaya çalışırlardı. Kırmadan önce “Ceviz  dövüştüren, küsülü barıştıran” diye rakip oyuncuya bağırırlardı. Kimin kabuğu kırılmışsa hemen oracıkta yerlerdi.

Rahmetli Tahsin Dayım, oğlu Ali ile bizi ceviz ağaçlarının bol olduğu yazlık evlerine davet ederlerdi. Ceviz çarpmak/çırpmak ihtisas /tecrübe gerektirirdi. Cevizlerin uzaklara gitmesine dikkat edilirdi. Çırpılan cevizler  bahçede bırakılırdı. Hepsi toplanmazdı, hepsi eve götürülmezdi. Komşular için komşuluk hakkı, çocuklar  için göz hakkı bırakılırdı. Bahçe sahipleri bahçeden çıktıktan sonra  mahallenin çocukları gazellerin altını elleriyle eşelerlerdi. Neşe içinde bulduklarını ceplerine indirirlerdi. Cepleri torba gibi şişen  çocuklar kimseye vermemek için ceviz toplayanların   çekilmesini beklerlerdi. Bazen hakkına razı olmayan çocuklar mızıkçılık ederlerdi.

Beyzedeli’nin Süleyman Efendi bahçesine her yıl ceviz ağacı  dikerdi.  O tarihlerde ceviz dikmek pek alışılmış değildi. Süleyman Efendi’ye niçin ceviz dikiyorsun da elma armut dikmiyorsun, derlerdi.  O da babasından duyduğu bir hadisi söylerdi: “ Ceviz dikiniz…!Hz. Peygamber, bu hadisi ile ceviz dikmeyi teşvik etmiştir.

Hark suyunun bol olduğu yıllarda herkes bahçesine ceviz dikerdi. Susuzluk yüzünden ceviz ağaçları zamanla kurudu gitti. Asırlık ağaçlar yakacak olarak satıldı. Yenisi de dikilmedi.

Ceviz ağaçlarının kıymeti yakın zamanlara kadar bilinmedi. 

Armut Ağacı

  Benim çocukluk yıllarımda her evin küçük de olsa bir bahçesi vardı. Aşık Gilin Bahçe, Pos Bıyık’ın bahçesi, Tevrüzlü’nün Bahçe, Mulla Gilin Bahçe,..ve diğerleri.

Bizim evin de küçük bir bahçesi vardı. Kızılcık, dut,  erik, kayısı, elma gibi ağaçları babam ve bizden önce gelenler dikmişti. Ağaç sayısı az fakat bereketliydi. Rahmetli annem mevsimi geldiğinde bunları komşulara gönderirdi. Bazen de komşular bahçemize gelirlerdi. Dutları sallarlar, dökülenlerin altına bir bez sererlerdi.  Topladıkları dutları vakit geçmeden bakır kazanlarda pişirirlerdi. Bunlardan pekmez, pestil, kesme gibi yiyecekler yaparlardı,

Armut, elma vişne…böyle değildi. Mutlaka elle toplanırdı.  Ağacın en yüksek dalına çıkmak kolay değildi. Zaten ilkin alt dallardaki meyveler toplanır, sonra üst dallara geçilirdi.

Biz çocuklar meyvelerin olgunlaşmasını beklerdik. Dallarından kopardığımız meyveleri  ceplerimizde saklardık. Annelerimizin kızmasına, bağırmasına aldırmazdık.

Bahçemizin bitişiğinde asırlık armut ağaçları vardı. Küp Düşen adını verdiğimiz bu armutlar yumuşaktı ve şekerliydi. Herkesin iştahını çekerdi. Bu armut Tırhik armudu gibi küçük, ekşi ve sert kabuklu değildi. Mahallenin takma dişli ihtiyarları küp düşen armutlarından yerlerdi. Yüzlerce ağacın içinde sarı kabuklu bu armut uzaklardan seçilirdi.

Biz çocukların komşu bahçeleri kontrol etmesi  günlük işlerdendi. Fazla şamata etmeden bir arkadaşımızı gözcü eder, diğerini ağaçlara çıkarırdık. Daha sonra alacağımızı alır, sessizce bahçeden uzaklaşırdık. Hırsızlık yapmak için kadınların yemek pişirdiği saatleri  seçerdik. Zaten evin erkekleri sabah namazından sonra  çarşıya, tarlaya, bahçeye giderlerdi.

Bir gün  arkadaşlarımdan  birini yanıma alarak  komşu  bahçelerden birine girdim. Arkadaşım gözcülük etti, ben de armutları acele ederek topladım. Tam ağaçtan inecektim ki komşu kadınlar ağacın dibine geldiler.İç (bad)yapıp yiyeceklerdi Arkadaşım güya bana yardım edecekti. Kadınları görünce beni bırakıp kaçtı. Benim ağaçtan inmem lazımdı. Ceplerim armutla dolmuştu Kaçacağım ama kaçamıyorum. İlk önce beni fark etmediler. Sonra içlerinden biri beni görünce bağırmaya başladı. Bir yaygara koptu ki Allah yardım etsin. Ağacın altındaki kadınlara “buradan kaçın kaçmazsanız üstünüze işerim” dedim. Onlar biraz çekilince kendimi aşağı attım….

Kadınlar yaygaralarına devam ediyorlardı. Ben bahçeden uzaklaştım. Gözcülük yapan arkadaşım yakalanacağımı sanarak tir tir titriyordu.

Dut kuşları

Bunu yazarken aklıma Sait Faik’in “Son Kuşlar” adlı hikayesi geldi. Bu hikayeden çok etkilenmiştim.

Benim çocukluğumda da dutların olgunlaşma zamanı her yıl Divriği’ye “ dut kuşları” gelirdi. Birkaç tane değil, yüzlere kuş. Bir ağaçtan kalkar, başka bir ağaca konardı. Kara kara, serçeden büyük cıvıl cıvıl  öten sığırcık kuşları. Biz Divriği’de bu kuşlara dut kuşu derdik.

Sabahın erken saatlerinde gelen kuşlar büyük bir çabuklukla olgunlaşmış dutları yer, kaba kuşlukta  bahçeleri terk ederlerdi. Biz de elimize bir teneke alır çıkardığımız gürültüyle kuşları kaçırmaya, kovalamaya çalışırdık….  Biz çocukların görevi kuşları kaçırmaktı. Bizim şamatamıza  diğer bahçeler de katılırdı. Gücümüz yettiğince tenekelere vurur, kuşların bölgemizden uzaklaşmasına çalışırdık.

Kuşları kovalamak yıllarca sürdü. Daha sonra dut ağaçları bakımsızlıktan kurumaya başladı. O simsiyah sevimli kuşlar bahçelerimize gelmez oldu.

Dutla beraber mutfağımızdaki geleneksel tatlılar da azaldı. Pekmez, pestil, kesme gibi  yiyecekler yapılmaz oldu.

Bizim çocukluğumuz yazdan kuruttuğumuz meyveleri yemekle geçerdi. Bembeyaz ince kabuklu cevizler artık sofralarımızı süslemiyor. Kayısıdan yaptığımız reçeller birer hatıra oldu.

 Zaman zaman Divriği’ye gittiğimde iç çekiyorum. Bakımsız bahçeler, kurumuş ağaçlar rüyalarımızı süslemiyor. Marketlerde satılan kayısı kuruları, erik kuruları, dut kuruları lezzet vermiyor.

Bütün bu güzellikler yirmi otuz yıl içinde kayboldu gitti. Biz çocukluğumuzda komşu evlerin bahçelerine girerdik. Kendi bahçemizde olduğu halde , komşularımızın bahçesine girmek bize heyecan verirdi. Şimdi girilecek bahçe bile kalmadı. Geçen yıl bahçede oturuyordum;  birkaç çocuk bahçe duvarından atladı ağaçlara baktı, sonra da dönüp gitti. Arkalarından seslendim: -Sevgili çocuklar  ağaçlarda meyve olmadığı için üzgünüm. İnşallah önümüzdeki yıl bol bol yersiniz.

Sivas’a getirdiğim dut dalı

Bülent Ecevit Başbakan’dı. Bir konuşma sırasında liselere turizm ders koyalım demiş. Onlar da Sayın Başbakanım isabet buyurdunuz, demişler.  Bu projenin uygulanmasını illerdeki Milli Eğitim Bakanlığı’ndan istemişler. Onlar da bu işi Halk Eğitimi Başkanlıkları  yürütsün demişler.  Bana bir yazı geldi.  “Manavgat tesislerinde yeriniz ayrılmıştır. Program yapmak için Antalya’ya geliniz” deniliyordu.

Sivas o tarihe kadar böyle bir kış görmemişti. Yola çıkarken en kalın elbiselerimi giymiştim. Otobüs Antalya’ya yaklaştığında hamama girmiş gibiydim. Otobüsten indiğim uzaydan gelmiş gibiydim. Ayağımda yün çoraplar, başımda tiftik dokuma bir külah, üst üste giyilmiş hırkalar ve kalın bir palto….Misafir kaldığım otele bu kılıkta gelmiştim. İlk işim bunları çıkarmak oldu. Yazlıklarımı giydim. Ohhh  dünya varmış, dedim…Şubatın ikinci haftasında Alanya çiçekler içindeydi. Ben doğma büyüme Sivaslı olduğum için Şubatta olgunlaşmaya durmuş  dutları hayretle görmüştüm.  Sivas’a üstünde olgunlaşmış dutları olan iri yapraklı  bir ağaç dalı götürmeyi kafama koymuştum.

Sivas’a geldiğimde herkes beni merakla dinliyordu. Antalya’da dutlar bile olgunlaşmış dediğimde yok bu kadarı da fazla, bizimle kafa mı buluyorsunuz diye inanmak istemediler. Sempozyum çantasını masanın üzerine koydum, yem yeşil dut dalını öğretmen arkadaşlara gösterdim…Gerçekten hayret ettiler. Çünkü Sivas’ta dutlar Haziranda olgunlaşıyordu……

Müezzin Reşit Efendi

1950’li yıllar. …Aklımda yanlış kalmadıysa, Gökçe Cami’nin müezzinliğini Reşit Efendi yapıyordu. İlerlemiş yaşına rağmen Çavdar Hoca Efendi de caminin imamıydı. İnce, uzun boylu nur yüzlü bir ihtiyardı. Namazı gayet yavaş kıldırırdı. İkindi namazından sonra Kuran  okurdu. Arka saftaki cemaat sesini zor duyardı. Bütün bunlara rağmen herkes hocaya hürmet ederdi, onun emekli olmasını istemezdi. Kabakulak olduğumuz zaman yüzümüzdeki şişi Çavdar hocaya yazdırırdık.

Benim ilkokula gittiğim yıllardı. Minarelerden Türkçe ezan okunuyordu. Bir gün baktık ki caminin müezzini değişmiş yerine Reşit adında bir genç gelmişti. Sesi gürdü…Ezanı yürekten okuyordu. Okuduğu ezan ta… a…uzaklardan duyulurdu. Hocanın ezan okurken   sık sık çenesi çıkardı.

Divriği’deki yemenici esnafındandı. 1980’li yılarda kendisinden derleme yapmıştım.

Çocukluğumuzun ramazanlarında camilerde yaramazlık ederdik. Reşit Hoca hemen namazını bozar, eline aldığı sırığıyla bizi kapı dışarı ederdi. Bir ramazan gecesiydi, en arka safta bir grup çocuk saf tutmuştuk. Yanımızda hatırladığım kadarıyla elli yaşlarında bir amca da vardı. Hemen arkamızda çekili perdenin arkasında hanımlar namaz kılardı. Yine bu mahalde yani hanımların arkasında da caminin sobasında yakılan meşe odunları yığılıydı. Cami çok sıkış olduğu için zaman zaman ayağımız perdenin arkasındaki hanımların başına değdiği olurdu. Birden perde birazcık havaya kalktı, bir el görüldü, elinde meşe odunu, yanımızdaki amca tam secdedeyken sırtına hışımla indi, Adamcağız bir iniltiyle yere yapıştı, biz koptuk, Müezzin Reşit elinde sırığıyla yetişti, bizler önde o arkada cemaati çiğneye çiğneye dışarıya canımızı attık, kapı arkadan sürgülendi, kimimiz sırığın acısını halen hissederken, bir başka camiinin yolunu tuttuk.                                              

Yine bir ramazan gecesiydi; “Kültür Camiinde” teravi namazındayız. Merdivenle çıkılan üst mahfil her ramazanda olduğu gibi hanımlara mahsustu. Namazın ortası bir çocuk huysuzluk ediyor. Annesine “hadi gidelim” diyor. Tüm cemaat dinliyor. Anne namazda, cevap veremiyor… Bir müddet sonra çocuk “hele, bak hele, gülüyor bana cevap vermiyor” sözü camide yankılandı. Diğer çocuklar sesli, yaşlılar sessizce gülüşmeler duyuldu. Kimi ihtiyarlar “la havle…”  çekerek gülüşmeleri bastırmaya çalıştı Kutsal gecelerde Gökçe Cami’deki Hırka-yı Şerif, açılır, mukaddes emanetler, ilkönce erkekler, sonra da kadınlar ve çocuklar tarafından ziyaret edilirdi. Ziyaret bitince bunlar ilahilerle minberdeki  yerine konulurdu. Mevlitlerde düzeni sağlamak, şeker, gülsuyu gibi malzemeleri temin etmek Reşit Hocanın görevleri arasındaydı.

Komşuluk

Komşu, oğlun geldi mi?

Komşuluk, evlerin evlerle,  dükkânların dükkânlarla, mahallelerin mahallelerle, köylerin köylerle, bahçelerin bahçelerle, tarlaların tarlalarla kardeşliğidir.

Ben bu yazımda daha çok evlerdeki komşuluklara değineceğim. Ah! Nerde o eski komşuluklar demeyeceğim Ah! Nerde o bayramlar demeyeceğim. Bana göre komşuluk henüz bitmedi; mütevazı evlerden, gecekondulardan toplu konutlara taşındı. Yeni nesil  eski komşulukları bilmediği için bu durumdan rahatsız olmuyor; elli yaş üstündekiler  “Nerede o eski günler” deyip iç çekiyor.  Ben yaşlı bir öğretmen olduğum için bu değişimi normal buluyorum. Bizden önceki nesil de bizler için aynı şeyleri söylüyordu. 

Bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda komşuluk münasebetleri birden bire değişmiyordu. O mahallede doğan insanlar, o mahallede doğuyor, o mahallede okuyor, o mahallede iş buluyor, o mahallede evleniyor ve  o mahallede  yaşıyordu. Köylerde köy kültürü, kasaba ve şehirlerde mahalle kültürü vardı.  Bu kültürün devamlılığını yaşlılar ve yetişkinler sağlardı.

Bugünkü gibi hatırlıyorum bir tarihte komşumuz İsmail Efendi beni sigara içerken yakalamıştı. Kulağımı bir güzel sıktı, sonra eve gönderdi. “Bu senin kulağına küpe olsun; bir daha görürsem kulağını koparırım”dedi.

Görenler de  “Allah razı olsun, İsmail efendi” dedi.

Mahallenin yetişkin erkekleri ve bayanları kulağımızı çekerken kimseye danışmazdı. Mahalle terbiyesi okulda da devam ederdi.

Çocuğun babası okula yazdırırken öğretmene “Muallim efendi bu çocuğun terbiyesi sana ait, eti benim, kemiği senin “ derdi. Öğretmenler de fırsat bu fırsat deyip öğrencileri kolay kolay dövmezdi.

Her mahallenin kendi kültürü vardı. Mesela bizim mahallenin (Hacı Osman)  çocukları çok yaramazdı;  komşularını şamata yaparak rahatsız ederdi. Biz o kadar yaramazdık ki analarımız dayak yemeyelim diye babamıza söylemezdi. Ağabeylerimiz belalı ve çok sertti.  Mahallenin namusu onlardan sorulurdu. Mahalleye ilk defa gelen bir genç, aynı sokaktan bir daha geçemezdi.  Geçmeye yeltenirse ilkin küçük çocuklara havale edilir onlar da “Eniştemiz de bek yakışıklıymış “ diye dalga geçerlerdi. Uzatmaları oynayan genç dayak yemeden vak’a mahallinden sessizce kaçardı. Mahallenin çocukları “Eniştemiz de bek tabansızmış” diye gülüşürlerdi.  Kimse bize cart curt edemezdi.

Mahallenin görünmeyen sınırları vardı, o sınırlar evimizden başlar ve diğer komşu evleri ile devam ederdi

Herkes kendi çöplüğünde öterdi.  Herkes kendi mahallesinde havaya girerdi. Mesela biz başka mahallelere kavgaya giderken “Hacı Osman uşağı/ Çifte bağlar kuşağı/Şaka şuka dinlemez/ Çeker gama. Bıçağı”  diye bağırırdık. Bizden daha belalı mahalleler de vardı. Onlar da lafın altında kalmaz mahallelerin adını söyleyerek karşı tarafı tahrik ederlerdi. Her iki tarafta birbirine bol bol söverdi. Bu arada küfür edebiyatımız zirveye çıkardı.

Divriği benim çocukluğumun geçtiği yerdi. Kasaba bağlı bahçeliydi. Her evin mutlaka bahçesi vardı. Herkes bahçesine ağaç dikerdi; bostan yapardı. Bahçedeki otlarla inek beslerdi.

Divriği’nin de fakirleri vardı fakat hiç kimse aç kalmazdı. Hz. Peygamberin “Komşusu aç yatarken kendisi tok yatan bizden değildir” hadisi şerif i aynen uygulanırdı.

Bir zamanlar Sivas merkezinde adı dayıya çıkan belalı yiğitler vardı. Bunlar geceleri “Avvvv! diye nara atarlardı fakat mahallenin hudutlarına gelince edeplerini takınır, ses çıkarmazlardı… Pulurlu Hafız, Gızılbaş oğlu Yadiğar, Dayı Selahattin… Aklıma ilk gelenlerdi. Bunlar komşularını gözleyip gözetirdi. Sonbahar gelince zenginlerden aldığını fakirlere gönderirdi.

Sivas merkezindeki mahallelerde geleneksel bir hayat vardı. Hıdırellez, Eğrilce, Sıçancık gibi törenler hep birlikte yapılırdı. Geleneğe uymayan yeni komşular mahallenin yaşlıları tarafından uyarılırdı.  Ortaokul öğretmenliğine başladığım yıllardı. İmam –Hatip’in karşısında bir ev tutmuştum. Eşim o yıllarda çok gençti; Sivas’ın geleneklerini bilmiyordu.  Mayıs’ın üçüncü haftasıydı. Mahalle bakkalından ekmek almış eve getiriyordu. Marşanlar’ın Hanım Teyze “Aman kızım ne yapıyorsun: bugün sıçancık,  bugün eve  bir şey girmez ki , ben sana ekmek getireyim, kocanla onu ye!..” Eşim şaşırıp kalmış. Eve gelince bunları söyledi.

Genç kızlar mutfak kültürünü annelerinden öğrenirdi fakat komşuların da katkısı vardı. Kış hazırlıkları  komşularla birlikte yapılırdı. Divriği’de  sebze ve meyve boldu, dut pekmezi, pestil, salça, erişte, umaç gibi şeyler birlikte yapılırdı. Komşu kızları   annelerinin yanı sıra komşulardan da çok şey öğrenirdi.

Komşulukta iyi günlerde tatlılıklar, kötü günde acılar paylaşılırdı. Herkes birbirine yardım ederdi. Özellikle köy düğünlerinde yakın köylerden davet edilenler komşulara misafir edilirdi.   Baharözlü Feryadi bir şiirinde  “Misafire hizmet sünnet/etmeyenler bulmaz cennet “ diyordu. 

Eski Divriği evlerinde  kolayca geçilsin diye konulmuş “komşu kapıları” vardı. Özellikle kadınlar bahçeden geçerek sokağa çıkmadan komşulara giderdi.

Rahmetli annemin eli açıktı. Meyveler olunca bahçede yetişenlerden komşulara gönderirdi.

 Yine him hime (duvar duvara) komşular birbirlerine duyurmak için him döğerlerdi. Büyük annem, komşumuz Zarife Hanımla konuşmak için him döverdi. O da him döverek duyduğunu söylerdi.

Sivas’taki uzun kış geceleri tel helvası çekilerek ve sohbet edilerek geçerdi. Köylerde genç kızlar her gün bir evde toplanarak bulgur çekerlerdi.

Ramazanlarda komşular oruçlarını açmak için bir araya gelirlerdi. Köy odalarına aşıklar davet edilir, aşıkların söylediği türküler dinletilirdi. Eğer uzak yerlerden bir âşık gelmişse komşulara haber verilirdi. Sivaslı âşıklardan Veysel, Talibi, Ali İzzet, Feryadı gibi âşıklar düğünlere davet edilirdi.

Komşuluk Sivas yöresinde 1960’lı yıllara kadar altın çağını yaşadı. Kerpiç evler azalınca komşuluk bitti. Gecekondularda can çekişen komşuluk beton binaların soğuk duvarlarında sona erdi 

Merdivenli evler köşesine çekilince Çok katlı binalara konulan asansörler komşuluğun da sonu oldu. Artık günümüzde aynı apartmanda oturan aileler birbirlerini tanımaz oldu. Hâlbuki mahalleli birbirlerini tanırdı. Günümüzde sabahleyin erkenden kalkanlar komşularına rastlamadan evlerinden çıkıyorlar. Yine dönüşlerinde kendilerini asansöre atıp kimseyi görmüyorlar. Komşuluk güzel bir töreydi “Komşu komşu hu;.oğlun geldi mi ?  temennisi  hayal oldu. Kimse kimseyi tanımıyor; kimse kimseden haber sormuyor. Komşuluk aynı apartmanda oturmak değil ki!.

Eğinli Arif

Her sonbahar geldiğinde  kasabanın fakirleri köylere gider buğday toplarlardı. Köylerde su değirmenleri vardı, buğdayı bu değirmenlerde öğütüp un yaparlardı. Eğinli Arif de bunlardan biriydi.  Fakir, hastalıklı, konuşma özürlü bir adamdı. Onun Divriği’ye geldiği hemen belli olurdu. Elindeki tefi “Dım bada dım dım….dım bada dım dim ritmiyle çalardı. Mahallenin çocukları Arif’ in başına toplanırlardı. Ona bahçelerinden getirdikleri meyveleri verirlerdi..

Harmanlardan epeyce buğday toplamış olmalı ki keyfinden ıslık çala çala değirmenin yolunu tutmuş. Elindeki tefi kendine has ritmiyle “Dım tapa tapa dım tek… “ bestesiyle  çalmaya başlamış.

Değirmenler tekin değildir. Cin, peri, alkarısı, hıbılık gibi herkese görünmeyen varlıklar değirmenlerde yatıp kalkarlar, bazı insanlara görünürler inancı değirmenciyi iyice korkutmuş. Un öğütmeye  gelen köylüler, değirmenciye ne kadar hurafe varsa , anlatmışlar. Değirmenci  korkmaya başlamış. En  küçük bir çıtırtıda Allah deyip dua ediyormuş. . Bozuk Kürt şivesi ile belki yüz defa mismillah(Bismillah) demiş.

Kan ter içinde iken değirmenin kapısı tıklamaya, güm güm etmeye başlamış, Değirmencinin gözleri yuvasından fırlamış bir haldeyken Arif umursamaz bir tavırla içeri girmiş  konuşma özürlü olduğu için değirmenciye derdini anlatamamış.

Sonra Değirmenci ile karşılıklı olarak oynamaya başlamışlar. Sabaha kadar oynamışlar, yorgunluktan çuvalların üzerinde uyumuşlar.

Değirmenci  dümbelek çalan Arif’i cin sanıyormuş. Çarpılmamak için Arif’in her dediğini yapmış. Güneş yükselip de vadiyi aydınlatınca  buğday  öğütenler değirmene gelmeye başlamış. Onlardan biri Arif’i tanımış, değirmende ne aradığını sormuş.

Değirmenci Arif’in cin olmadığını anlayınca sabaha kadar oynadığının hesabını sormuş.  Gariban Arif  yediği dayaklarla kalmış.

Bu hikaye Divriği’de anlatılır. Arif’in ölümü yediği dayaktan olmuştur, diye söylenir.

Nuri’nin Eşeği

Öğretmenlik yaptığım köy ormancılıkla geçiniyordu. Köy bodur meşe ağaçları ile kaplıydı. Doğru dürüst bir denetim olmadığı için koruluk her yıl biraz daha küçülüyordu. Köylüler  kestikleri ağaçları eşeklerle kasabaya götürüyor, sokak aralarında satıyorlardı. Orman bekçileri yeterince müdahale edemiyordu. Zaten kasabada topu topu iki bekçi vardı.

Köylüler eşek uzmanıydı. Eşek alırken hayvanın burun deliklerine, kulaklarına, arka ve ön bacaklarına, tüylerine ve kuyruklarına bakarlardı.  Yük taşıyacak hayvanı test ederlerdi. Kasaba ile köy arasında yirmi kilometre yol vardı. Her gün bu yolu gidip gelirlerdi.

Yaşlanan eşekler ahıra alınmazdı. Bunlar kaderlerine terk edilirdi.. Nadasa bırakılan tarlalarda kuru ot yiyerek dolaşırlardı. Kar yağıp da yollar kapanınca kurt sürüleri köye inerdi. Çoban köpekleri de kuytu bir yer bulup kışı geçirirlerdi. Başıboş hayvanların kaderi kurtların insafına terk edilirdi. 

Bunlardan biri de Nuri’nin eşeği idi. Nuri  yaşlı eşeği ahıra almamıştı. Köylüler: “ Nuri, bu senin yaptığın insanlığa sığar mı? Yıllarca odununu taşıdı, her işini gördü; şimdi de yamaçlarda geziyor. Yaşlı bir eşeği besleyemedin mi?” Diyorlardı. Nuri arsız arsız gülüyordu…

O yıl eşeği kurtlar yemedi. Eşek günlerce köyün sokaklarında dolaştı durdu. Duyduğuma göre Nuri aklı erik birisine sormuş, “ben bu eşekten nasıl kurtulurum” diye. O da “eşeği kesmek olmaz, ölümünü beklersin” demiş…Başka birisi de “ Nuri düşündüğün şeye bak, bir çukur kazarsın  eşeği bu çukura yuvalarsın .” demiş.  Bu seçenek Nuri’nin aklına yatmış. Nuri bir çukur kazmış, hayvanı çukura yitmiş. Sonra da toprak doldurmaya başlamış. Hayvanın dışarıda kalan kuyruğu günlerce sallanmış….

Köye inen kurtlar Nuri’nin eşeğini çukurdan çıkarıp yemişler. Bahar gelip de karlar eriyince, eşeğin  kemikleri ortaya çıktı.

Divriği Kedileri

Fatma PEKŞEN-Kutlu ÖZEN

Evliya Çelebi’den bu yana ‘Divriği Kedisi/Kedileri’ üzerinde duran olmadı. Daha çok Ankara Kedisi, Van Kedisi üzerinde duruldu. Halbuki Evliya Çelebi 1640-1650’li yıllarda  Erdebil vilayetinde satılan Divriği kedilerinden bahsediyordu. Yine aynı yıllarda Trabzon ve Sinop kedilerinden de bahsetmekteydi. Henüz o tarihlerde Ankara ve  Van kedileri Evliya Çelebi’nin dikkatini çekmemişti. Benim çocukluğumda her evin fare tutan cins kedileri  vardı. Hiç unutmam ortaokul yıllarımda  (1951-1955)  Divriği Halk Kitaplığı Müdürü  olan Süruri  dayı  kedi meraklısıydı.  Bizden çok sevimli kedi yavruları getirmemizi isterdi. Biz de kitap okuma karşılığında kedi yavruları getirirdik. Sevimli kediler kitap dolapları arasında miyavlayarak gezerlerdi  Dayı ölünce kedilere sahip çıkan olmadı. Onlar da birer ikişer dükkanların arasına dağıldılar.

Evliya Çelebinin bahsettiği kediler daha çok sarı, kahverengi, siyah, portakal rengi  tüylere sahipti. Divriği kedilerinde bazen bu renklerin üçü bir arada bulunur. Bazen de süt beyazı veya siyah olmak üzere tek renk hakimdir.

Biz bu yazımızı nesilleri gittikçe tükenen Divriği kedilerini tanıtmak için yazdık

Bugün dünyaca ünlü Kangal köpekleri de  yirmi yıl öncesine kadar  yöresel olarak tanınıyordu. Eğer bir veteriner hekim Kangal köpeklerini tanıtmasaydı kimsenin dikkatin çekmeyecekti. Divriği kedileri de aynı durumdadır. Divriği’nin zengin kültürü içinde Divriği kedilerinin de ayrı bir yeri vardır.

Evliya Çelebi’nin anlattıkları

“ Rum- Arap ve Acem ülkelerinde bu Divriği’deki kediler kadar nazlı sevimli, avcı, edepli kedi bulunmaz.  Gerçi Mısır elvahının, Trabzon’un ve Sinop şehirlerinin kedileri de meşhurdur amma bu Divriği’de yağlı, iri, samur gibi parlak postlu renkli kediler yetişir. Hatta Acem(İran) ülkesinde[1] Erdebil vilayetine hediye götürülerek orda tellallar kafes içinde  başlarında gezdirip büyük pazar yerlerinde ve bedestanda “bir tomuş, iki tomuş diye satarlar. Dellalların ne şekilde bağırıp bir takım kendilerine has sözler söylediklerini “Erdebil” seyahatimizde yazmıştık.

Amma Divriği kadılarının müflis olanları gayet hasistir. Senede kırk-elli adet kediyi insafsızca öldürerek dabaklatıp kış için kürk yaptırıp giyerler. Rusya’nın sincap kürkünden asla fark edilemeyin kırmızı renkli bir kürk olur. [2]

Bu Erdebil’de kedi yaşamadığından faresi çoktur. Erdebil halkının elbiseleri fare derdinden parça parça olmuştur. Onun için bu şehirde kedi para ile satılır. Ayrıca kedi tellalı vardır. Kafes içine koyup, alıp satarlar. Bilhassa Divriği kedisi burada çok değerli olup yüz kuruşa satıldığını gördüm. Amma yine yaşamaz. Dellalları(tellalları)  kedi sattıkları vakit  şu tasarlama beyitleri yüksek sesle söylerler:

Ey talibler merabe

Senuretün sayyade

Müeddebe ve herrabe

Munise  ve tarabe

Suraka değil gamhare 

Fareye vermez çare

Daha bir çok  görülecek şeyleri vardır ama yazmaktan vazgeçildi… [3]

 Günümüzdeki Divriği Kedileri

a. Kedilere takılan adlar: Mestan, Meliki,Maviş, Minnoş,Boncuk, Hanım, Yumak…Bunların dışında herhangi bir ünlünün, sporcunun adı da verilir. Ayrıca “Aysun, Yıldız…gibi bayan adları da verilir.

Sarı renkli ve iri olanlarına  ‘sarman’, Siyah benekli ve çizgileri gri olanlarına ‘tekir’ denilir.

b.Cins Kedi: Eğer eve kedi alınacaksa soyu sopu (Meliki, Tekir, Sarman) araştırılıp ağzının içinde mührü olup olmadığı kontrolden geçip , anasında babasında hırsızlık olup olmadığına dikkat edilir.Hatta yıllarca önce bir akraba evine cins kedi olarak verilenlerden bir tanesi “Bizim evin torunu o; aslı belli, nesli belli” diye rica minnet ama gönül rahatlığı ile istenebilir. (Pekşen)

Kilerlerin sadık bekçiliği görevini gönül rahatlığıyla yapan bu sevimli hayvanların  cins yavrularını isteyen aileye verme işine ’kedinin gelin edilmesi’ denilmektedir.(Divriği’de Mutfak Kültürü)

Bu arada eve öyle sırmalı tahtırevanla  getirildikten sonra , köşe minderlerinin üstünde istirahata çekilen , farelerin tavan aralarında , yük dolaplarında köşe kapmaca oynamalarına izin verilen kedilere  hiç de hoş bakılmaz.  Kedi dediğin cevval olmalı, kulağı kirişte olup  en ufak çıtırtıda  avının üstüne atılabilmelidir.(Pekşen )

Hadis: Divriği yöresinde kedilerle ilgili şöyle bir hadis anlatılır. “ Meliki” denilen siyahlı grili  bir kedi cinsini beslemenin sevap olduğuna inanılır. Bu kedi cinsinin  Hz.Peygamber’in dizinin dibinde uyuduğu ve onun tarafından sevildiği hatta uyandırmaya kıyamadığı için eteğini keserek namaza kalktığı söylenir.

Avcı kedinin bulunduğu evde karafatma, hamam böceği, örümcek, …türü haşere, hele hele yaz aylarının korkulu rüyası akrep bulunmaz. Komşu evlerin tavuklarını, cücüklerini bahçeye sokmaz; Siniye sofraya yanaşmaz. (Hacı Veli Karşıt, Pekşen derlemesi).

Kedilerin dışarı ihtiyacı olunca  kapı dibinde miyavlamasına bakılarak kapı açılır;  geri geldiğinde de kapıya sürtünmesi, tırnaklayarak  miyavlaması hissedilince içeri alınır.

c. Kedilerin davranışları: Kışın soba dibinde güzellik uykusuna yatan; uyandıktan sonra ön patisini  üç kere aşırarak yalanan kedinin bu hareketi misafir geleceğine yorumlanır. Kedinin pıskırması  da  misafire yorulur.  Yine küçük çocukların bacağının arasından bakması, yürüyen çocukların sürünmesi; ocaktaki odunların hırıltılı bir ses çıkararak yanması, çaydan çıkan iri çöpün bardakta yüzmesi…misafir geleceğine işaret eder.

“ Bizim kedimiz dişi idi. Meliki denilen kırçıl renkli, ince yollu, tüyü az olup dökülmediği için makbul sayılan cinstendi. Doğuracağı zaman millet sıraya girerdi. ‘Aman n’olursuz,  bize bi tane yovru veresiz. Sizinkisi çok cins hayvan’…

Bizimkisinin adı yoktu. Babam ‘Gel gızı…Gel gızı’ derdi. O da yanına gelirdi. Gızı, kızım, anlamındaydı.  Avcıydı. Eğer kilerden bir çıtırtı duyarsa oraya siner, şurada yemeğe soğusa bile  oradaki çıtırtının sebebini anlamadan, o sıçanı yakalamadan içeri gelmezdi.

Güz gelip de kızılcıklar oldu muydu, ayazdaki kızılcık ağacımızın yanıbaşında bulunan ayva ağacının dalına siner, gelen kuşları takip ederdi. Eğer olmuş kızılcıkları yemeye yeltenen bir serçe olursa onu kapardı. Hem karının doyurmuş, hem de kızılcıkları kurtarmış… Birinde serçe ile birlikte gölün içine(su birikintisi) düşmüştü.

Eğer yağmur yağdıysa, ayazdaki taşlara basarak narin adımlarla yürürdü. Elin pisikleri(kedileri)  gibi soba kurumuna bulanmaz, pöhrenklerin içinden geçip kara çamura bulanmazdı. 

d. Kedi toprağı: Kediler kış aylarında dışarı çıkmazlardı. Bunlar için evin bir tarafında kedi toprağı hazırlanırdı. Evin köşesindeki çukura ölük( killi toprak) konulurdu. Kedi de ihtiyacını burada görür: evin içini ıslatmazdı, kirletmezdi. Evin hanımları kedi yavrularını buraya alıştırırlardı. Cins kediler asla bu yeri şaşırmaz.

Evin içinde kedi toprağı denilen yere  burnu sürtülerek tuvalet alışkanlığı sağlanan hayvan, kapı arkasında mırıldanarak tuvalet ihtiyacını belirtir. Kedi toprağı zaman zaman değiştirilerek yenisi konur. Yavru ve yetişkin  kediler bu toprağın dışında bir yere pislik etmezler.  Kedi toprağı çocuk ve loğusa için lazım olan, killi bir topraktır.  Bu topraklar Divriği’de ölüklük denilen yerlerden temin olunur. Bu işi meslek edinen öllükçüler vardı. Dıngıl Bekir bu işin uzmanıydı. Eşeği ile öllüklüğa gider, çuvalına doldurduğu ince ölükleri teneke hesabı satardı. Benim Divriği’deki öğrencilik yıllarımda (1946-1956)Bekir Ağa orta yaşlı bir adamdı.

 Benim en küçük çocuğum Divriği’den Sivas’a gelince(1965) öllük bulmakta bayağı zorlandık. Sivas’ta da bu işi meslek edinen höllükçüler/öllükçüler vardı. Zaman zaman “Öllüga…” diye bağırarak dolaşırlardı.Kadınlar bunlardan ölük alırlardı.

e. Pisik deliği: Evin dış kapısının yanında küçük,yuvarlak, bir kedinin geçebileceği büyüklükte hazırlanan bir delik bulunurdu. Kediler bu delikten çıkarak gezinirlerdi. Pisik deliği hayvana verilen değerin bir göstergesidir.

Evi müsait olmayanlar, ahır, samanlık gibi yerlere bu deliklerden koyarlar. Akşam olup kedi içeri girdikten sonra bu delik eski minder, çul çaput gibi şeylerle kapatılır.Tilki, sansar gibi kümes hayvanları zarar görmesin diye. Hatta akşam otururken ev ahalisi  birbirine bu durumu sorar: “Pisiğin deliği kapandı mı, ahır samanlık kapısı kilitlendi mi?..” diye.

f. Kedi çanağı: Kedilere ait özel tabağa/çanağa kedi çanağı denir. Bu bakırcılar tarafından yapılmış olan özel bir eşya olduğu gibi peynir tabağı/mahledür(küçük tabak) gibi bir tabak da olabilir.  Bu tabağa bir daha yemek konulup yenmez. Bu tabak kedilere aittir. Kedinin su içtiği tas da  insanlar tarafından kullanılmaz. Kedinin suya, yemeğe ağzının değmemesine  dikkat edilir. Özellikle çocukların oynaşmasına, ağzını burnunu öpmesine izin verilmez.

          Kedilerin yemeği:  Evin artan  yemekleri; ciğerin/etin artık kısımları verilir.

g Hırsız kedi: Önüne  konulanı yemeyen, yalana yalana karnı şişmiş vaziyette eve gelince bir suç işlediği anlaşılan  kediye hırsız kedi denir.

Buz dolabı olmadığı dönemlerde “süt selesi” altına gizlenen yemeklere hırsızlama dalan kedinin vay haline. … Evin hatununca/hanımınca “Seleyi devirmiş,  tırhıdı yalamış. Kulaklı sahanın dolusu tırhıdı kaldırdım yunduya döktüm: demesi o akşamın hararetli konusu olmaya namzettir artık.(Pekşen)

Çocukluğumdan hatırlarım. Yan komşumuzun oldukça büyük, hırsız bir kedisi vardı. Azıtsan azıtılmaz. Dövmeye kalksan dövülmez. Her gün bir evden “…gilin kedi/pisik cücükleri kaçırdı” yahut “peynire battı” gibi sesler gelirdi. Rahmetli annem “…gilin kedi gene bir yar yıktı…” derdi. Çok yaşlı olan bu kedi ölüp gitti de mahalleli kurtuldu.

h. Kedilerin gırnova gelmesi: Kediler normal yaşantılarında ‘miyav’, Mart ayı gelince gırnov’ diye seslenirler.Kedilerin  evden kaçıp damlarda duvar üstlerinde, saçak uçlarında gezmesine ‘gırnova gitti’ denilir. İşte o zamanda Divriği tabiriyle  ‘elleri yüzleri belürsüz’ gelirler. Tüyleri sim siyah, çamura belenmiş, yüzleri çizilmiş bir halde eve dönerler.

ı. Kedi/pisik yavrusu(yovrusu) :  Bu evcil hayvanlar beş altı tane yavru meydana getirirler. Bazı sokak kedileri de doğurma zamanı gelince müsait buldukları  ahır, samanlık, çatı gibi yerlere  birkaç gün öncesinden gizlice yerleşip  orada doğururlar.  Yanına yaklaşanı  pofurtulu sesler çıkartıp kovarak yanlarından  uzaklaştıran bu sahipsiz  kedilere loğusa zamanlarında  mahelle halkı bakar, karınlarını doyururlar buna rağmen  bu yavrulardan bir ikisi hayatta kalır. Kimisini karga kapar, kimisini yabanıi Bazen da bu yavrular  erkek kediler tarafından yenilir.

i Kedilerin çağrılması:  Divriği’de kediye pisik denir, Kediler “pis, pis ,pis…”ya da “Gel pisi pisi…”, “Güpüs, güpüs, güpüs..diye çağırılır. Bir suç işlediği zaman “Pişt…” diye kovulur.

k. Kedinin azıtılması: Mahallenin küçük çocukları kedinin/kedilerin azıtılması işleminde kullanılırdı.  Kediler evin büyükleri tarafından bir torbaya konulur ve çocuklardan mahallenin uzağına bırakılması  istenirdi. Kediler  çok  kasap dükkanlarının önüne bırakılırdı. Yine kasabanın dışındaki hayvan kesim yerleri de/salakhane kedilerin azıtılma mahalleriydi. Çoğu zaman da yakın köylere bırakılırdı.  Kedilerin yük vagonlarına bırakıldığı da olurdu. Bunlar Çetinkaya ya da Erzincan istikametine yolcu edilirdi. Çetinkaya istasyonuna azıttığımız kedi bir ay sonra evimize gelmişti.

Azıtılan kedilerin yıldızlara bakarak yolunu bulacağına inanılır.

Eğer kedi çoksa, azıtmak icap ediyorsa , gözü açılmadan bir torbaya konulup kır bir yere götürülüp bırakılır. Karga kuş halletsin diye.

Kedi yaşlanınca azıtılmaz.  Yaşlı kedinin azıtılmasına hoş bakılmaz. Uygun bir köşede  öldüğü güne kadar bakılıp beslenir. Komşumuzun sarı, koyu kahverengi ve beyaz renkli kedisi yıllarca o şekilde yaşamıştır. Yaşlı kedilerin  azıtıldığı takdirde evdekilere beddue edeciği inancı mevcuttur.

k. Kedilerin çümdürülmesi: Kediler de senede bir iki kere çümdürülür. Teşine ılık su konulup sabunla yıkanır. Kedi yıkayanların elini kolunu cırmalar.

 l. Kedilerin Süslenmesi: Kadınlar  kedi yavrularına ve kedilere bir takım süslemeler yaparlar. Kedinin boynunun arka kısmına ; yani dille yalayamayacağı yere kına vurup ; kulaklarına püskülden küpe takarlar. Püskül daha çok yavru kedilere  takılır. Püskülün ucunda mavi boncuk bulunmaktadır.

 “Hatta  kimi çok titiz kadınlarca da bal mumu eritilmiş ceviz kabuğunun içine kedinin patilerinin sokulup dondurulduğu tık tıkır gezen bu kedilerin  ayağının/ceviz kabuğu ayakkabısının sık sık silinerek temizlik  sağlandığı söylenmektedir. (Pekşen)

i.Kedi menekşesi: Divriği bahçelerindeki minik mavi çiçekli bir bitkinin adı ‘kedi menekşesi’ dir.Kediler ot yerlerse, başlarının ağrıdığına yorulur.

Kedinin ölümü: Evin kedisi öldüğünde ‘Evin emektarıydı’ denilerek kefenlenip gömülür. Kimilerinden de ‘Pisik ölünce başı kefenlenip öyle gömülür’ denildiğini işittim(Fatma Peşken).

          Kedilere dair hatıralar:  Kedilerin –daha çok yavru kedilerin- topla oynaması sadece kediyi değil; evdekileri de eğlendirmektedir. ‘Eskiden kalaycı dükkanı yıkıldıktan sonra  bakkaliye dükkanı ve marangozluk gibi işler deneyen Büyükbabam  Besnili Veysel Usta’nın tahtadan yaptığı bir top vardı. Ucundaki çiviye  ip bağlar, onu da anneannemin   yattığı karyolanın demirine bağlardı. Anneannemin kedisi  Movuş(Maviş) o tahta topla oynar, sürekli hasta olan sahibini canlandırırdı.’

       Kedilerle ilgili  masallar/söylenceler:

Zurnacı Başı: “Divriği’de hamamcılık yapan bir kişi varmış, Bu adamın da sim siyah bir kedisi varmış. Hamamcı bir gün hamamın kubbesinden bakarken siyah kedinin zurna çalarak hamamın içinde dolaştığını görmüş. Zaten siyah kedi akşam gider, sabahleyin  dönermiş.

 Siyah kedi sabah olunca evine dönmüş. Ev sahibi, sabahleyin kedinin eve geldiğini görünce “ Hoş geldin zurnacı başı “ demiş: ama bu lafı söyledikten sonra siyah kedi bir daha eve gelmemiş. “(Fatma Tugut/Divriği)

Kedinin yemek yemesi:Kedi inanışa göre gözünü yumarak yemek yermiş. Yani verilene şükretmezmiş. Güya köpek dermiş ki ”Sen sıcak evin içinde oturuyorsun, inkar ediyorsun, ben dışarıdayım ve inkarcı değilim. Yemek, kedinin çanağına konulurken besmele çekilir “Yer gök şahidim olsun!…” denilir. Köpeğe söylenmeyen bu söz ile ev sahibi yeri göğü kendisine şahit tutar.

       Kedi ile Köpek Efsanesi:  Kedi ile köpek bir araya geldiklerinde aralarında şöyle bir konuşma geçmiş; kedi:-Ev halkının hepsinin gözü kör olsa da evde ne var ne yok hepsini yesem,demiş.

Bu konuşmaya içerleyen köpek:

-Ev halkı çok kalabalık olsa, her biri bana bir ekmek verse de yesem, demiş.

Bu olaydan anlaşıldığı gibi kedi daima nankör, köpek ise sadık olmuş.[4]

Kedi –Köpek Geçimsizliği: Kedi ile köpek arasındaki geçimsizliğin sebebini halkımız bir efsaneyle açıklamaya çalışmıştır.

Ahirette, hesaplaşma günü geldiğinde kimin kimde hakkı varsa alacaktır. Bu durum sadece insanlar için değil, hayvanlar için de geçerlidir. Hayvanlar, dünyada sahipleri veya başkaları tarafından zulme uğramışlarsa, haklarını aldıktan sonra tekrar toprak olacaklardır.

Aşağıdaki efsanede kedilere, “kör pisik” veya “nankör hayvan”,köpeklere “sadık dost” denilmesinin izahı da olabilmektedir.

Sorguya çekilen bir adamdan bütün hak sahipleri gelip haklarını aldıkları zaman, bir kedi ortaya çıkarak:

-Bu adam dünyadayken benim sahibimdi. Bana hiçbir zaman iyi davranmadı; yemek vermedi. O zaman ağzım dilim yoktu, derdimi anlatamadım; şimdi hakkımı almak istiyorum; gereken cezayı verin, diyecektir.

Bu sırada bir köpek çıkarak:

-Hadi oradan sen de kör pisik(kedi)! Bu adam dünyada iken benim sahibimdi. Yedi kapı dışında olduğum halde beni aç bırakmadı. Sevgisini ve  merhametini benden esirgemedi de evin içinde olduğun halde seni mi aç bıraktı?… diyerek kovalayacaktır.

Yukarıdaki efsaneye dayanarak halkımız, dünyadaki kedi-köpek geçimsizliğini bir nevi erken hesaplaşma olarak görmektedir.[5]


[1] Günümüzde Irak toprakları içerisindedir.

[2] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Üç Dal  Neşriyat, Cilt: 3-4, S.168

[3] Evliya Çelebi, Üçdal Neşriyat,   C:.1-2, s. 594

[4] Kadir Pürlü, Sivas İlbeyli Yöresinden Derlenen Efsaneler, Revak,/98, s .51

[5] Zekeriya Metin, Şarkışla Efsaneleri