Hıdır Abdal Sultan Yatırı

Sivas, 1 Ağustos 1997, Cuma

Hıdır Abdal Sultan Yatırı, Divriği topraklarında değildir. Eğin/Kemaliye’ye bağlı Ocak köyündedir. Anadolu’yu Türkleştiren ve İslamlaştıran bu ulu evliyayı kitabıma almadan edemezdim. Divriği halkı da benim gibi bu ulu evliyaya saygı duymaktadır.

Karaca Ahmet Sultan

Hıdır Abdal Sultan, Karaca Ahmet Sultan’ın oğludur. Kaynaklar, Karaca Ahmet Sultan’ın, Horasan’da doğup, eğitimini orada tamamladıktan sonra, Selçuklular’ın çöküş yıllarında, Türk insanını ve kültürünü yabancı akımlardan kurtarmak için Anadolu’ya gelen Horasan Erenleri mücahit ordusunda seçkin bir kişi olduğunu, 13 yy ortaları ile 14 yy ‘ın ilk çeyreğinde yaşadığını kaydeder.

Bazı kaynaklar da Anadolu’ya gelişinde ilk önce Manisa yöresine yerleşerek Saruhan Beyliği’nin ordusunda hem tabip, hem de akıncı bir gözcü olduğunu, daha sonra da Afyon yöresinin alınmasında görev yaptığını anlatır.

Karaca Ahmet Sultan’a ilişkin söylenceler, onu her yönüyle Hacı Bektaş Veli ile birlikte anlatır. Hacı Bektaş Veli’den feyz almış, uyarılmış ve Anadolu içlerine yapılan akınlarda görevlendirilmiştir. Karaca Ahmet Sultan’ın bir Türk akıncısı, evliyası olduğu bilindiği gibi, yaşadığı dönemde iyi bir sinir hekimi olduğu, özellikle ruhi bunalım geçiren hastaları tedavi ederek iyileştirdiği de bilinir.

Karaca Ahmet Sultan’ın , birçok evliyalar gibi nerede doğduğu, nerede öldüğü kesin olarak belli değildir. Manisa bölgesinde, Karaca Ahmet Sultan’a ait olduğu söylenen üç türbe sayılmıştır; ayrıca Aydın, Sivrihisar, Afyon gibi yörelerde de Karaca Ahmet Sultan’a ait  türbe ve mezarlar bulunmaktadır. Bunların dışında İstanbul’da Üsküdar semtindeki kendi adı ile anılan Karaca Ahmet Mezarlığı ve Türbesi ile de tanınmıştır.[1]

Karaca Ahmet Sultan’ın ruh hastaları için geliştirdiği tedavi yöntemini, kendisinden sonraki kuşaklar, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kurdukları ocaklarda sürdürmüşlerdir. Bunların en ünlüleri ise oğullarından Eşref Sultan’ın Eşme’nin Karaca Ahmet köyünde kurduğu Eşref Sultan Ocağı ile yine oğullarından Hıdır Abdal Sultan’ın Kemaliye’nin Ocak köyünde kurduğu Hıdır Abdal Sultan Ocağı’dır.

Hıdır Abdal Sultan’ın Menkıbevi Hayatı

Elimizde Hıdır Abdal’ın doğum ve ölüm tarihlerini kesin olarak bildiren bir belge yoktur. Hacı Bektaş Veli ve Karaca Ahmet Sultan’ın yaşadığı dönemler düşünülürse, Hıdır Abdal’ın da 13 y ortaları ile 14 yy’ın ilk çeyreğinde yaşadığı kesinlik kazanır. O dönemde yaşamış Alp-erenler gibi, Hıdır Abdal’ın  hayat hikayesi de menkıbeler arasında sıkışıp kalmıştır.

Birinci menkıbe: Çok sıcak bir günde Hıdır Abdal’ın yolu, İstanbul’da Üsküdar taraflarına düşmüş. Yürüdüğü ırada yol kenarında, etrafı yüksek duvarlarla çevrili, bahçesinde ulu ağaçların yükseldiği görkemli bir saray görmüş. Kapı önünde bekleyen muhafızlardan burasının ülkenin hükümdarına ait olduğunu öğrenmiş, gözlerini çevirerek kapıda beklemiş.

Bu sıralarda hükümdar da bahçede dolaşıyormuş. Kapıda bekleyen derviş dikkatini çekmiş. Onu muhafızlara emir vererek içeri aldırmış. İkisi de bahçede dolaşmaya başlamış. Derviş’in tavır ve konuşması hükümdarın hoşuna gitmiş, ona saygı duymuş. İçinden dervişe ihsanda bulunmak geçmiş; sohbet bitmek üzere iken hükümdar:

-Dile benden, ne dilersen derviş!.., demiş.

Hükümdardan böyle bir teklifin geleceğini bilen, kalp gözü açık derviş de bahçenin bir köşesinde duran uzunca bir mermeri göstermiş:

-Bunu bana ver…Hükümdarım, başka bir şey istemem, demiş.

Bu fakir görünüşlü dervişin basit talebi, hükümdarı hayrete düşürmüş. Kendiinden mal mülk isteyeceğini sandığıhalde, değersiz bir mermeri istemesine şaşa kalmış. Yine de sarayından bir şeyler bağışlamak istemiş. Hükümdarın ısrarına rağmen  dervişin gözü ve gönlü mermerde takılı kalmış.

Hükümdar, mermeri vermeyi kabul etmiş; ancak dervişten mermeri ne yapacağını öğrenmek istemiş. Derviş de:

-Hükümdarım, bu mermer nereye düşerse mekanım orasıdır, demiş.

Derviş(Hıdır Abdal), mermeri tutarak havaya kaldırmış, parmakları mermere gömülmüş!… “Yetiş ya Allah!…Ya Pirim!…”  diyerek, erlik kuvvetiyle sallayıp ufuklara doğru fırlatmış. Mermer, bir anda  gözlerden kaybolmuş…

Hıdır Abdal’ın attığı mermer, arzu ettiği yere ulaşmış; ancak biraz aşağıya düşmüş…Halbuki onun gönlünde mermerin biraz daha yukarılara düşmesi varmış.

-Ayvah, aşut düştü!… demiş, hemen yönünü doğuya çevirmiş, uçar gibi gayıplara karışmış…

Hükümdar şaşırıp kalmış; olan bitenlerden bir şey anlamamış…Dervişi bulup getirmeleri için etrafa adam salmış, hepsi de eli boş dönmüşler.

Hükümdarın sarayından bir anda gayıplara karışan Hıdır Abdal Sultan, mermerin düştüğü yere gitmek için acele etmiş. Bu arada yoldan geçerken ekmek pişiren kadınlara rastlamış. Onlar ekmek vermek istemişler, karnı aç olduğu halde işinin acele olduğunu söyleyerek verilen ekmeği almamış; sonraya bırakmış, yine gayıplara karışmış…

Yerleştiği Ocak köyüne geldiği zaman, karnı daha çok acıkmış. İlk işi yolda ekmek pişiren kadınlardan ekmek istemek olmuş. Çok uzaklara doğru elini uzatarak aldığı ekmekle karnını doyurmuş. İstanbul’dan fırlatıp attığı mermer , bugünkü Aşutka(Dutluca)’ya düşmüş. Hıdır Abdal, mermerin düştüğü yeri beğenmemiş. Daha yüksekteki bir tepeyi beğenmiş ve zaviyesini bugünkü Ocak köyünde açmış. Zamanla köyün adı Hıdır Abdal’ın açmış olduğu ocaktan dolayı Ocak köyü olmuş.[2]

Aşut: Biraz çukurda kalan, tepede olmayan, dağın eteklerinde kalan yer, anlamına gelen bu kelime Divriği ilçesinde de kullanılmaktadır.Mesela Divriği’deki  Hüseyin Abdal yatırının bulunduğu köy, bu özelliklerinden dolayı Aşudu Tekke olarak adlandırılmıştır. [3]

İkinci Menkıbe: Zamanın İstanbul padişahının parmağına bir yara çıkar. O çağın tıbbi imkanları bu yarayı tedavi edemez. Padişah her yana adamlar salar; fakat yarayı iyileştirecek bir hekim bulunmaz. Padişahın umudunu  kestiği günlerde saraya bir haber gelir. Arapkir kazası, Ocak karyesinde Hıdır Abdal adında bir derviş vardır. Padişahın yarasına bulsa bulsa bu derviş çare bulabilir!…

Padişah, bu habere çok sevinir ve dervişin İstanbul’a getirilmesi için ferman çıkarır. Posta tatarına yolda yardım edilemi için ayrıca buyruk düzenler. Posta tatarı  deniz yoluyla Giresun’a çıkar. Yolda bir dervişe rastlar. Derviş, posta tatarına, nereye gittiğini, niçin bu kadar acele ettiğini sorunca, tatar da:

-Padişahımızın yarasına em/çare çare bulacağı söylenen Hıdır Abdal adında bir derviş varmış, onu bulmaya gidiyorum, der. Hıdır Abdal da:

– O aradığın derviş benim, ben de zaten İstanbul’a gitmek için yola çıktım; istersen beraber gidelim, der.

Hıdır Abdal çok ısrar ederse de tatar razı olmaz. Bunun üzerine Hıdır Abdal:

-Var sen gemiyle git     , ben kendim varırım, der.

Tatar, dervişten ayrılıp gemiyle gide dursun, Hıdır Abdal seccadesini  denize salar; “Ya Allah!…Ya Pirim!…” diyerek keramet kuvvetiyle İstanbul’a varır. Padişahın sarayına kabul edilir. Padişaha çareyi anlatır:

-Padişahım, birlikte sabahleyin iki rekat hacet namazı kılacağız. Seccadelerimizin altında bir tür ot bitecek. Bu ottan merhem yapacağım; Allah’ın izniyle yaranız iyi olacak.

Sabahleyin ikisi de seccadelerini serer ve namaza dururlar. Namazın sonunda Hıdır Abdal Sultan:

-Padişahım, seccadenizi kaldırın, der.

Ancak, padişahın seccadesinin altında ot bitmediği görülür. Hıdır Abdal’ın seccadesinin altında ise yeşil otlar çıkar. Düğmecik otu denilen bu ottan Hıdır Abdal’ın yaptığı merhem, padişahın parmağına sürülünce yara iyi olur, rahata kavuşur.

Bu menkıbede de Hıdır Abdal Sultan, birinci menkıbede olduğu gibi padişahtan mermer bir taş ister. Olaylar aynı şekilde gelişir. Fakat, İstanbul’dan ayrılmadan önce padişahtan bir ferman alır. Bu fermanla Hıdır Abdal evlatları askerlikten, vergiden/öşürden muaf tutulur.[4]

Üçüncü menkıbe:

Hıdır Abdal, Hacı Bektaş Dergahı’nda uzun müddet dervişlik yapar. Hz.Pir’in dergahında gereken eğitimi yapan ve mürşid payesine erişen Hıdır Abdal Sultan, verilen görevi yapmak üzere Hacı Bektaş Veli’den icazetini alarak yola koyulur. Yolu Karaman ilinden geçer. Hizmetini yapmak üzere yanına aldığı Karamanlı bir aile kendisiyle birlikte ocak köyüne gelir. Karamanlı bu aile yeni yerleşim yerinde ve zaman  içerisinde on hanelik bir yurt kurar. Bu aile tekkeden ayrılmaz. Hıdır Abdal’ın bu dünyadan göçmesinden sonra da hizmeti sürdürür. Ocak köyündeki bu aile Karamanlıgiller  lakabıyla anılmaktadır.[5] 

Dördüncü menkıbe:

Hacı Bektaş Veli Derğahı’nda eğitimini gördükten sonra, nasibini ve icazetini alarak bugünkü Ocak köyünde tekkesini kuran Hıdır Abdal’a verilen “Düşkünleri kaldırma ocağı”  görevinin menkıbesi de şöyledir:

Hacı Bektaş Veli, Halifelerine görevlerini bildirip, nasiplerini verir, 12 Hizmet’i de dağıtır. Pir’den nasip almak, yeni bir hayatın başlangıcı, yeni bir seferin ilk adımıdır.

Görev dağıtımı sırasında huzurda bulunmayan Hıdır Abdal Sultan, Hazreti Pir’e vardığında kendisine verilecek bir görev kalmadığını  öğrenince mahzunlaşır. Hacı Bektaş’ın “ Niçin üzülürsün ya Hıdır Abdal?” sorusunu “Gördüm ki  bana verilecek bir hizmet kalmamış, ona üzülürüm” diye cevaplar. Hz.Pir, Hıdır Abdal’ın gönlünü şu sözlerle feraha kavuşturur: “Gam çekme ya Hıdır Abdal!…Sen, bütün ocakların başısın. Benden düşen, eli kaypan sana gele…Ancak, senden eli kaypanın da Pir Dergahı’nda derdine derman olmaya…”[6]

Hıdır Abdal Sultan Türbesi

Ocak köyü denildiği zaman önce Hıdır Abdal Türbesi ve çevresi akla gelir.Mehmet Şimşek’in vermiş olduğu bilgilere göre Ocak  köyü, Dutluca’ya 3, ilçe merkezi Kemaliye’ye 40, komşu ilçe Arapkir’e 23 kmuzaklıktadır.

 Türbe ve çevresi, ayrı ayrı görünümler içinde birbirini tamamlayan bir külliye niteliğini taşır. Köyün tam orta yerinde, kalın ve yüksek duvarların çevirdiği büyük bir alan içinde bulunan türbe; misafirhane, çorbalık ve kurban kesim yerinden oluşur.

Türbe, ön bölümde mescidin, arka bölümde ise Hıdır Abdal Sultan’ın üzeri sanduka ile örtülü kabrinin bulunduğu yaklaşık 40 m karelik alanda kuruludur. Türbenin yapılışını belgeleyen herhangi bir kitabe yoktur. Görünüşte Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin izlerini yansıtır. Hıdır Abdal Sultan Türbesi’ne, kemerli ve kenarlarını taş sütunların çevrelediği kapıdan girilir. Dar ve uzunca bir koridorun sol tarafında arzu eden ziyaretçilerin namaz kılmaları ve ibadetleri için ayrılan mescit halılarla döşelidir. Mescitle türbe, ziyaretçinin bu kubbe altında yatan kişiye duyduğu saygının simgesi olarak eğilip gireceği kadar küçük bir kapı ve üst kısım açık ahşap bir bölümle ayrılmıştır. Hıdır Abdal’ın kabri, bu kapıdan girilen kemerli ve kubbeli geniş bölümdedir. Soldaki küçük pencere, yeşil puşidelerle örtülü ve üzerinde büyük zikir tesbihleri bulunan görkemli sandukasını aydınlatır. Yayılan loş ışıklar ortalığa uhrevi bir hava yansıtır. Türbe zemini halılarla kaplıdır.

Türbede üç adet kitabe taşı bulunmaktadır. Bunlardan ilki Hıdır Abdal Sultan’ın soy zincirini belirlemektedir. Hicri 675(1276) tarihli bu belge türbe duvarının yüksek bir yerine yerleştirilmiştir. Kitabede şunlar yazılıdır:

La ilahe illallah Muhammedün Resulullah, Sülale-i pak

Karaca Ahmet evlatlarından Es-seyyid Hıdır Abdal. Sene 675

Bu kitabeden Hıdır Abdal’ın soyunun  Hz.Peygamber’e ulaştığını öğreniyoruz

Evliya Ziyareti

Hıdır Abdal Sultan Türbesini her yıl yüzlerce kişi ziyaret etmektedir. Bu ziyaretler, daha çok nisan başlarından ekim sonlarına kadar sürer. Çoğunluğu yörenin şehir ve köylerinden oluşan ziyaretçiler, Ocak köyünde her gün canlı bir hayatı oluştururlar. Arabalarından inenlerin ilk işi abdest almak için çeşme başına koşmak olur. Bundan sonra ziyaretçiler Türbe kapısında toplanırlar. Ayakkabılarını kapı önünde çıkarıp türbeye girerler. Türbeye girerken eşiğe basmazlar. Hıdır Abdal sandukasına ulaşan ziyaretçi bu bölümde diz çöküp Fatiha okur. Arzusunun gerçekleşmesi yolunda evliya katında dua edip, dilekte bulunur. Adak adar. Adak, genellikle daha sonraki ziyaretlerinde kurbanın evliya toprağında kesilmesi suretiyle yerine getirilir.

Dertlerine şifa arayan hastalar, çocuğu olmayan eşler, işlerinde başarıya erişmek için çırpınanlar, ruhsal bunalım içinde olanlar…dileklerinin kabulü için  dua eder, medet beklerler. Burada yapılan dua, ziyaretçilerin anılarında derin izler bırakır, gönüllerde huzur ve rahatlık yaratır. Manevi duygu bağlantılarını geliştirir.[7]

Hıdır Abdal’ın Soy Kütüğü

Daha önce de belirttiğimiz gibi Hıdır Abdal’ın soyu Hz.Peygamberimize kadar ulaşmaktadır. Gerek türbesindeki 675(1276) kitabede ve gerekse Nakibül-Eşraflarca verilen Şecerename’de bu husus açıkça belirtilmektedir.

Hıdır Abdal’ın torunlarından Seyyid Yahya Efendi’ye verilen belgede/şecerede,  sırasıyla Es-seyyid Yahya Efendi b. Seyyid Mustafa el-Kaadi ve Seyyid Hüseyin b. Seyyid Hayran ve eş-Şerif Ömer b. Hüseyin ve eş-Şerif Ali b.Mehmet ve eş-Şerif Davut b. Mehmet…….es-Seyyid  Yusuf b. es-Seyyid Kanber Abdal  es-Seyyid Ahmet b. es- Seyyid Otman b.es-Seyyid Unsur  b. es-Seyyid Ali b. es-Seyyid Cafer b. es-Seyyid Balı  b. es-Seyyid Pehlül b. es-Seyyid Habib b. es-Seyyid Hıdır Abdal b.  es-Seyyid Ahmed Karaca’nın adları yer almaktadır. Yine secerenin bundan sonraki bölümünde “Hıdır Abdal’ın  dalı ve kolunun göklere kadar yükselen ulu bir ağaca  benzediği, yeşil sarık sarma yetkisine sahip bulunduğu, Arapkir kazasında oturduğu, Peygamber  soyundan ve İmam Zeynel Abidin evlatlarından olduğu…” belirtilmektedir. Bilindiği gibi Hz. Zeynel Abidin, Hz. On İki İmam’ın dördüncüsüdür. Kerbela’da şehit düşen Hz.Hüseyin’in oğludur.

Özellikle, Hıdır Abdal Şeceresi’nde ismi geçen Hıdır Abdal’ın oğlu Seyyid Habib’le, kendisine şecere verilen daha sonraki kuşaklardan Seyyid Yahaya’ya kadar sayılan isimlerin hiçbirine ait mezar izi kalmamıştır. Doğal şartlar, mezar taşlarındaki yazıları silip atmıştır veya bu taşlar zamanla  parçalanıp dökülmüştür .

Bu şecerinin orjinal bir yanı da Divriği’deki Kamberabdallı Ocağı’nın kurucusu  Kamber Abdal’ın, 12. göbekten Karaca Ahmet’in torunu olduğunu belgelemesidir.

Bizde fotokopisi bulunan bir  iczet ve inabetnamede ise şu ifadeler yer almaktadır:

Sultan Hacı Bektaşi Veli ılliyesine müntesip Gözcü Karaca Ahmet sülalesinden Hıdır/Hızır Abdal evlatlarından Seyyid Ahmet Çelebi tarik-ı evliyayı(evliya yolunu)  kabul  edüp yed’ine izni icazet ve inabet  verildi.(…) Mürit tutuna ve muhip edine…Sene 1251(1835) “[8]

Görüldüğü gibi  bu belgede de Hıdır Abdal evlatlarından Seyyit Ahmet Çelebi’ye tekke açması için  icazet verilmektedir.

Halk Şiirimizde Hıdır Abdal Sultan

Deyiş

Horasan Eri’nin medhin ederim

Cümlenin muradın ver  Hıdır Abdal

Dertliyim derdime dermana geldim

Derdimin dermanın ver  Hıdır Abdal.

Horasan’dan kalkıp Urum’a gelen

Nice düşmüşlerin elini alan

Hem cümle erlerin nefesin veren

Cümlenin muradın ver  Hıdır Abdal.

Hızır ile böyle postta oturan

Çevresini ayağına getiren

Cümle taliplerin eksiğin bitiren

Taliplerin muradın ver Hıdır Abdal.

İstanbul’dan mermer taşının atan

Arafat’ta kırklara gözcülük eden

Nesl-i Muhammet’tir, zat-ı Ali’den

Cümlenin muradın ver Hıdır Abdal.

……………….okunur ismi  ya Veli

Hasan, Hüseyin’dir ol sadık yari

Zeynel ile Bakır ol gonca güli

Cümlenin muradın ver  Hıdır Abdal.

İmam Cafer Buyruğu’nu kim görmüş

Kazım meğer Rıza’dan bir nişan almış

Taki, Naki, Askeri’ni vird etmiş

Cümlenin muradın ver Hıdır Abdal.

Sefil Edna’m der ki  Mehdi  gelecek

İmamların hayıfını alacak

Eba Müslim teberini çalacak

Cümlenin muradın ver  Hıdır Abdal.[9]


[1] Doç.Dr.Bedri Noyan, Karaca Ahmet Sultan, Türk Folkloru, Sayı: 33, Nisan l982, s.12-15 ve ayrıca Mehmet Şimşek, Hıdır Abdal Sultan Ocağı, İstanbul 1991,s.68-71.

[2] Mehmet Şimşek, a.g.e., s. 72-75.

[3] Kutlu Özen, Sivas ve Divriği Yöresinde…, s.129.

[4] Mehmet  Şimşek, a.g.e., s.75-76 ve ayrıca Ruhi Kara,  Erzincan Efsaneleri Üzerine Bir Araştırma, Ankara 1993, s.49’da  Mehmet Şimşek’in bu menkıbeyi Abdalgilli  Ali Dede’inin  torunu  Mehmet Tamer’den derlemiş olduğunu belirtir.

[5] Mehmet Şimşek, a.g.e.,  s. 79

[6] Mehmet Şimşek, a.g.e., s.66.

[7] Mehmet Şimşek, a.g.e., s.124

[8] Belgenin aslı  Kemaliye’ye bağlı Ağıl köyü doğumlu  Haydar Gedikoğlu’nda bulunmaktadır. Tarafımızdan günümüz Türkçesine aktarılmıştır. K.Ö.

[9] Özel kitaplığımızda bulunan 19 yy’da Divriği Karakale köyünde tutulmuş olan 7 numaralı cönk.  Sefil Edna/Fakir Edna, 18 yy’da yaşamıştır. Divriği’nin Ziniski köyündendir. Bkz. İbrahim Aslanoğlu, Divriği Şairleri, s.18.