Yazar Kutlu ÖZEN
Bu bölüm de yaşanmış hayvan hikayeleri anlatılmıştır.

 

Kutlu Özen

 

Dut kuşları

Bunu yazarken aklıma Sait Faik’in “Son Kuşlar” adlı hikayesi geldi. Bu hikayeden çok etkilenmiştim.

Benim çocukluğumda da dutların olgunlaşma zamanı her yıl Divriği’ye “ dut kuşları” gelirdi. Birkaç tane değil, yüzlere kuş. Bir ağaçtan kalkar, başka bir ağaca konardı. Kara kara, serçeden büyük cıvıl cıvıl  öten sığırcık kuşları. Biz Divriği’de bu kuşlara dut kuşu derdik.

Sabahın erken saatlerinde gelen kuşlar büyük bir çabuklukla olgunlaşmış dutları yer, kaba kuşlukta  bahçeleri terk ederlerdi. Biz de elimize bir teneke alır çıkardığımız gürültüyle kuşları kaçırmaya, kovalamaya çalışırdık….  Biz çocukların görevi kuşları kaçırmaktı. Bizim şamatamıza  diğer bahçeler de katılırdı. Gücümüz yettiğince tenekelere vurur, kuşların bölgemizden uzaklaşmasına çalışırdık.

Kuşları kovalamak yıllarca sürdü. Daha sonra dut ağaçları bakımsızlıktan kurumaya başladı. O simsiyah sevimli kuşlar bahçelerimize gelmez oldu.

Dutla beraber mutfağımızdaki geleneksel tatlılar da azaldı. Pekmez, pestil, kesme gibi  yiyecekler yapılmaz oldu.

Bizim çocukluğumuz yazdan kuruttuğumuz meyveleri yemekle geçerdi. Bembeyaz ince kabuklu cevizler artık sofralarımızı süslemiyor. Kayısıdan yaptığımız reçeller birer hatıra oldu.

 Zaman zaman Divriği’ye gittiğimde iç çekiyorum. Bakımsız bahçeler, kurumuş ağaçlar rüyalarımızı süslemiyor. Marketlerde satılan kayısı kuruları, erik kuruları, dut kuruları lezzet vermiyor.

Bütün bu güzellikler yirmi otuz yıl içinde kayboldu gitti. Biz çocukluğumuzda komşu evlerin bahçelerine girerdik. Kendi bahçemizde olduğu halde , komşularımızın bahçesine girmek bize heyecan verirdi. Şimdi girilecek bahçe bile kalmadı. Geçen yıl bahçede oturuyordum;  birkaç çocuk bahçe duvarından atladı ağaçlara baktı, sonra da dönüp gitti. Arkalarından seslendim:

-Sevgili çocuklar  ağaçlarda meyve olmadığı için üzgünüm. İnşallah önümüzdeki yıl bol bol yersiniz. …

Köpekleri de Vurdular

Evimiz Rasathane  Camisine yakındı. Mahalle sakinleri  buraya yerleşirken  arsa almışlar; arsa üzerine  tek katlı evler yapmışlardı. Evlerin hepsi birbirine benziyordu. Duvarlar kireç  badanalı, kapılar ve pencereler  çivit mavisiydi.

Ahmet Efendi’nin cami  bitişiğinde  geniş bir arsası vardı.  Kapılardan biri   oturdukları  eve ,diğeri ortaokula giden sokağa açılırdı.

 Okula giden çocuklar  ev sahibini kızdırmak için kapıya tekmeler, bahçedeki köpeklere taş  atarlardı.

Ev sahibi  çocuksuz ve huysuz bir kadındı . Zaman zaman arsaya çıkar, yoldan geçenlerle kavga ederdi.

Ağzı bozuktu… Kapıya vuranlara, taş atanlara söverdi.  Mahalleli bu kadına bulaşmazdı.  Aslında bu kadını kızdıranlar, o civardaki çocuklar değildi. Onlar kimseye bulaşmadan okullarına, evlerine giderlerdi.  Arsaya taş atanlar ,başka mahallenin çocuklarıydı.

Bunların  kavgası çoğu zaman Karakol’da biterdi.

 İhtiyarın çocuğu yoktu. Arsasında  çocuk yerine  30’dan fazla köpek beslerdi. Niçin köpek besliyorsun diye soranlara  “İnsanlardan ne hayır gördüm ki” , derdi.

Bayramlarda  evlerine   giderdik. Bizden başka  gidip gelenleri de yoktu. Besledikleri köpekler yüzünden komşular bunlara gitmekten çekinirlerdi.

Arsadaki köpekleri  Aysel Hanım beslerdi. Her gün bu eve lokantadan yemek artıkları gelirdi.

Kadıncağız köpeklerine elbise bile dikmişti. Mavili, kırmızılı, portakal renkli  elbiseler  köpeklerin sırtında gezerdi. Onlara her yer serbestti. Mutfağa bile serbestçe  girip çıkarlardı.   Koltukların  üstünde  uyuyan süs köpekleri , rahatsız edilmekten hoşlanmazlardı.

İlkbahardan sonbahara kadar lokantanın artıkları ile beslenen  bu köpeklerle ;kimse baş edemezdi.

Köpek havlamasından bıkan mahalle  sakinleri Belediye’nin  gelmesini beklerlerdi  Onların gelmesi  ile  katliam başlardı.  Belediye, ilk önce  sokaktaki başıboş köpekleri; daha sonra da  arsadakileri vururdu.

 

Aysel Hanım,  bunlardan bazılarını evinde  saklar,  Belediye ekibine vermezdi. Her silah sesinde  sanki çocukları vuruluyor gibi feryat figan ederdi. Arsanın sahibi  Ahmet Efendi köpeklerin vurulmasına bir şey demezdi.

Ortaokuldaki çocuklar okulun yanındaki  sokakta toplanırlar, köpeklerin vahşice  öldürülmesini  seyrederlerdi. Silah sesleri ,it ulumaları, ihtiyar kadının feryatları  en uzak yerlerden bile işitilirdi. .Aysel Hanım  köpeklerini  kurtarmaya çalışır, yaşlı gözlerle bu katliamın bitmesi için dua ederdi.

Sabahleyin başlayan katliam ikindiye kadar sürerdi.  Bu köpeklerden bazıları duvardan atlayıp mahalle aralarına giderlerdi.

Kaçmayıp da vurulan köpeklerin cesetleri   çöp kamyonuna yüklenir  Kardeşler tepesindeki çukurlardan birine atılırdı.

Köpekler gittikten sonra  arsayı kandan ve köpek pisliklerinden temizlemek zavallı kadına düşerdi.

Ertesi yıl  arsada doğan , köpek enikleri bir öncekiler gibi beslenirdi. Ayrıca Çiçekli mahallesinin sahipsiz köpekleri de  çocuklar tarafından bahçeye atılırdı. Zamanı gelince bunlar da  belediye ekipleri  tarafından temizlenirdi.

 

Belediye köftesi

Benim çocukluk yıllarımda   sahipsiz  köpeklere “Belediye  köftesi ” verilirdi. .  Sakatatçılardan alınan çekilmiş  etin içine zehir konularak köfte haline getirilirdi.   Buna   halk arasında “Belediye köftesi”  denilirdi. Köfteler  sahipsiz köpeklerin bulunduğu yere atılır; hayvanın ölmesi beklenirdi. .

Bunu  yiyen köpek  biraz sonra yürüme yeteneğini yitirir, vücudu titremeye başlar, kaskatı kesilir , uluya uluya ölürdü. Bazı merhametli kişiler bunlara yoğurt verirdi.

 O yıllarda Köpeklerin öldürülmesi sıradan bir şeydi. Hayvan haklarını koruma diye bir bilinç gelişmemişti.

Yakın yıllara kadar Sivas’ta köpek barınakları yoktu. Sahipsiz köpekler sokaklarda dolaşır, çöpleri devirir,  yiyecek bir şeyler arardı.

 

Mahallenin yaramaz çocukları sahipsiz köpekleri boğuşturur, bundan  büyük bir zevk alırlardı.  Bu yaramaz çocuklar köpeklerinin  saldırganlığı ile öğünürlerdi. Mahalle halkından teşvik bile  görürlerdi.

Sivas’ta sahipsiz köpeklere  yardım etmeyi  orta yaşlı bir bayan başlatmıştır.  Bu  bayan topladığı ekmeklerle hiçbir şey beklemeden sahipsiz köpekleri beslerdi.

Köpek barınağı yapıldıktan sonra bu kadın Yeni Şehir’den uzaklaştı. Artık mahallede sahipsiz köpekleri göremiyorum.  

Sivas’ta çok şey değişti.  Halk sahipsiz köpekleri  artık taşlamıyor, Onlara  ekmek   bırakıyor., barınaklar yapıyor.

 Köpeklerin zehirlendiği yerlerde şimdi  çok katlı apartmanlar yükseliyor.

 

Susuz kalan köpek yavrusu

Emekliye ayrıldıktan sonra, devletin verdiği  parayla  sahilde küçük bir ev aldım. Burası daha çok emekli memurların tercih ettiği bir yerdi. Mayıs ortalarında gelen yazlıkçılar, okullar açıldıktan sonra geri dönerlerdi. İçlerinde hafta sonları gelenler de vardı.  Bunlar gelirken çocuklarını ve torunlarını da getirirlerdi.

Büyük şehirlerden gelen  zenginler, ve onların şımarık çocukları    kimseyi beğenmezdi . Selam verip selam almazlardı.

Bir de sahilde köpek gezdirenler vardı. Bunlar aslında hayvanları sevmez, köpekleri ile  yazlığa gelir ve onları bırakıp giderlerdi.

Bir gün  sahilde gezerken susuzluktan dili kurumuş sevimli bir köpek gördüm. Hayvan  susuzluğunu gidermek için denize yaklaşıyor ;tuzlu suyu içemediği için tekrar uzaklaşıyordu.

Şemsiyenin altında  yatıp  şezlonga uzananlar bu sevimli köpeği görmezden geliyorlardı…Köpek susuzluğunu gidermek için  birkaç defa denize gidip geldi. Sahildekilerin ilgisizliği canımı sıkmıştı. Onlara  “Bu köpek hanginizin “ dedim. Hiç biri sahip çıkmadılar. Köpeğin su içmek için denize gidip gidip geldiğini defalarca gördüler.fakat görmezlikten geldiler. ona sahip çıkmadılar Belki de susuz kalan bu sevimli yavru   sahibini  arıyordu. Ben onu görmezlikten gelemezdim

Deniz, susuzluk, ve kızgın güneş köpeği tüketmişti Hayvan sahilden denize, denizden sahile koşuyor  fakat tuzlu suyu içemiyordu. Susuzluktan dili dışarı çıkmıştı. Fazla beklemeden  Sahildeki gazinoya gittim. Bir şişe su aldım Getirdiğim suyu   bir kaba boşalttım. Yavrunun önüne koydum. Sevimli köpek artık suya kavuşmuştu. Onun ağzını şapırdatarak  su  içişini   huzur içinde seyrettim. Ben güzel  bir şey yapmıştım; yaptığım harekete sevindim. Daha sonraki günlerde bu sevimli yavruyu bir daha göremedim.

Aklıma Fırat’ın suları geldi. Yezit’in askerleri kıyıları tutmuştu.,  Peygamber’in  evlatlarına  bir yudum su vermiyorlardı. Kerbela çölündeki  masumlar “Su “ diye diye susuzluktan öldü.  Hz.Hüseyin’in , kuruyan dudaklarına Fırat’ın  suyu değmedi.

Aklıma susuzluktan ölen Yemen çöllerindeki  Türk askerleri geldi.  Oruç tuttuğum için susuzluğun ne olduğunu biliyorum. Susuzluktan daha korkunç bir ölüm şekli yoktur.

Bu sitenin tüm hakları Yazar Kutlu ÖZEN' e aittir.Tecer Bilisim
© 2009 -yönetici girişi-