Yazar Kutlu ÖZEN
ANADOLU ERENLERİNİN MENKIBELERİ

 

 

Prof.Dr.Ahmet Yaşar Ocak’a saygılarımla

 

Kutlu ÖZEN

 

İslam dünyasında IX yüzyıldan itibaren tasavvuf akımları görülmeye başlanmış, XI yüzyıldan itibaren de tarikatlar ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeye paralel olarak, bir velinin kerametlerini anlatan kısa hikayelere  menkıbe denilmiştir. Evliya menkıbeleri  Ahmet Yaşar Ocak’a göre XIII yüzyıldan itibaren kaleme  alınmaya başlanmıştır. O devirde Anadolu’da faaliyet gösteren Mevlevilik, , Kadirilik, Rifailik ve benzeri tarikat çevrelerinde ün salmış pirlerin ve şeyhlerin adına bir takım menakıp- nameler tertip edilmiştir.

 XIV yüzyıl başlarında Rum Abdalları(Abdalan-ı Rum) adı verilen bir zümre meydana gelmiştir. İlk Osmanlı hükümdarlarının da desteklerini sağlayan bu zümre mensupları, devletin  kuruluş yılları boyunca fetihlerde ve iskan hareketlerinde önemli işler görmüşlerdir.

 Baba İlyas’ın ölümünden sonra(Öl.1240) , bir kısım Babai dervişleri Hacı Bektaş-ı Veli’nin (Öl. 1271), ananeleri etrafında birleşerek kurdukları tarikata Bektaşilik adını vermişleridir[1]. 

Bektaşi edebiyatının bir bölümü de mensur eserlerden meydana gelmektedir. Bektaşi edep ve erkanını açıklayan mensur risaleler, vilayetnameler ve menakıpnameler  bu cümledendir.

Ahmet Yaşar Ocak’a göre menakıpnameler  XIII yüzyıldan itibaren kaleme  alınmaya başlamıştır. O devirde Anadolu’da faaliyet gösteren Mevlevilik, , Kadirilik, Rifailik ve benzeri tarikat çevrelerinde ün salmış pirlerin ve şeyhlerin adına bir takım menakıp- nameler tertip edilmiştir.

 XIV yüzyıl başlarında Rum Abdalları(Abdalan-ı Rum) adı verilen bir zümre meydana gelmiştir. İlk Osmanlı hükümdarlarının da desteklerini sağlayan bu zümre mensupları, devletin  kuruluş yılları boyunca fetihlerde ve iskan hareketlerinde önemli işler görmüşlerdir.

 Baba İlyas’ın ölümünden sonra(Öl.1240) , bir kısım Babai dervişleri Hacı Bektaş-ı Veli’nin (Öl. 1271), ananeleri etrafında birleşerek kurdukları tarikata Bektaşilik adını  vermişlerdir.

XV yüzyılın sonlarına doğru, bu yeni tarikat çevrelerinde başta Hacı Bektaş Veli olmak üzere, Hacım Sultan, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal  gibi onun yakın halifelerinden bazıları ve Rum Abdalları’nın ileri gelenleri için yeni menakıpnameler yazıldı ki bunlara genellikle Vilayetname(Velilik kitabı) denilmektedir. Menakıbu’l-Kudsiye fi Menasıbi’l-Ünsiye(Elvan Çelebi), Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli(Uzun Firdevsi), Vilayetnami_i Hacım Sultan(Derviş Burhan?), Vilayetname-i Abdal Musa, Menakıb-ı Kaygusuz Baba,  Vilayetname_i Seyyid Ali Sultan(Cezbi),  Vilayetname-i Sultan Şucauddin(Esiri),  Vilayetname-i Otman Baba(Küçük Abdal) bilinen vilayetnamelerdir.

 

 

MOTİFLER

 

Anadolu’da yazılmış evliya menakıpnamelerinde mevcut motifler dikkatle gözden geçirilirse, yüzlerce yıldan beri kaydedilen binlerce menkıbe olmasına rağmen, kullanılan motiflerin tekrarlandığı gözden kaçmaz. Sivas yöresinden derlediğimiz eren/evliya menkıbeleri de  aynı özellikleri taşımaktadır. Bunları şöylece sıralayabiliriz:

1. İnsanı diriltmek:

Divriği’nin Anzağar köyünde yatırı bulunan Derviş Muhammet’e ölmüş bir çocuğu getirirler. Çocuk, ailenin tek evladıdır. Derviş Muhammet, çocuğu getiren kadınlara, “Çocuğu tekkeye bırakınız” der. Derviş Muhammet tekkeye gider. Ölen çocuk dirilip ağlamaya başlar. Tekkeden dönen Derviş Muhammet, “Kızlar kalkın, çocuğunuzu alın!...Kimseye bir şey söylemeden, köyünüze dönün” der. Kadınlar büyük bir sevinç içinde tekkeden ayrılıp köylerine dönerler.[2]

Asıl adı Mehmet olan Sultan Yalıncak, Hacı Bektaş Veli’nin halifesi Pirab/Pirabi  Sultan’ın oğludur. Pirab Sultan’ın Konya’da yaşadığı yıllarda veba salgını çıkar. Sutan’ın üç oğlu bu salgın sırasında vefat eder. Üçüncü oğlu Mehmet’in çocuk yaşta ölmesi, annesini çok üzer. Eşinin feryadına dayanamayan Pirab Sultan, teneşir tahtasındaki oğlunun yanına vararak ellerini gökyüzüne açar, “İlahi Yarap! Sen iki oğlumuzu aldın; elbet de veren sen idin, alan sen olacaksın. Ben sabretsem de anası, bu masum-pak için feryat eder. Ben sabretsem de anası sabretmez, hikmetine sığındım” der ve oğlu Mehmet’e hitap ederek:  “Kalk oğul, uzat elini” der. Çocuk dirilerek teneşir tahtasından kalkar. Bu olaydan sonra giyinik olmadığı için “Yalıncak” adını alır. [3]

2. Diriyi öldürmek:

Divriği’nin Yellice köyü arazisi içinde yatırı bulunan Molla Yakup, o yöreye gelince bir sınavdan geçirilir. Köylüler bir tabut hazırlarlar. İçine bir genci yerleştirirler. Sonra da Molla Yakup’a gelip, “Bir cenazemiz var,  kıldıracak kimsemiz yok” diye haber verirler. Molla Yakup, namaza başlamadan önce, cemaata sorar: “Ölü niyetine mi kıldırayım, diri niyetine mi?”. Onlar da “Hiç diri kimsenin namazı kıldırılır mı? Elbette ki ölü niyetine kıldıracaksın” derler.  Molla Yakup, istemeye istemeye ölü niyetine namazı kıldırır.  Namazdan sonra tabutu açarlar ki, delikanlı birkaç hafta önce ölmüş biri gibidir. Bunun üzerine ayağına kapanıp: “İnandık” derler. Olayın geçtiği yer zamanla İnandık/İnanlı mezrası olur.[4]

3. Duayı gerçekleştirmek:

Akkoca Sultan, Yıldızeli’nin Akkoca köyünde yatmaktadır. Bir gün, misafirleri Akkoca Sultan’ı ziyaret etmeye gelirler. Akkoca Sultan’ın hanımı, misafirlere hakaret eder. Buna çok üzülen Akkoca Sultan, hanımanı, “Taş kesilesin “diye  beddua eder. Hanımı o anda  taş kesilir. Şimdi türbenin dışında taş kesilmiş bir kadın heykeli bulunmaktadır. Köylüler yakın yıllarda bu taşı türbenin içine alarak, mezar haline getirmişlerdir.[5]

 

 

 

4. Gayptan ve gelecekten haber vermek:

Törnüklü Şeyh İbrahim yatırı, Karayün bucağına bağlı Gözeli köyünde bulunmaktadır. İbrahim Efendi, 1900’lü yıllarda, köylülerin bir sorusu üzerine Atatürk’ün geleceğini işaret eder. “Sarı benizli, çakır gözlü, ismi  Kemal olan birisi gelecek; bu kişi büyük bir komutan ve devlet  adamıdır. Ona uyun ve yardımcı olun, verginizi verin” der.[6]

5 .Mekan aşmak:

Kemaliye/Eğin’de yatırı bulunan Hıdır Abdal, Padişahtan büyük bir mermer parçası ister. Padişah da mermer parçasını Hıdır Abdal’a verir. Hıdır Abdal mermeri tutuarak havaya kaldırır. Parmakları mermere gömülür. Daha sonra “Yetiş ya Allah, ya Pirim...” diyerek mermeri erlik kuvvetiyle sallayıp ufuklara doğru  fırlatıp atar. Mermer, bir anda gözden kaybolur. Hıdır Abdal’ın attığı mermer, arzu ettiği yere ulaşmış; ancak biraz aşağı düşmüştür. “Eyvah, aşut düştü!...” demiş, hemen yönünü doğuya çevirmiş, uçar gibi kayıplara  karışmış.  Hükümdar birden bire kaybolan dervişi bulup getirmelerini istemiş....O anda kayıplara karışan Hıdır Abdal, bir anda Eğin’in bir köyüne inmiş. Karnı çok acıktığı için  ekmek pişiren kadınlardan ekmek istemiş. İstanbul’dan atılan mermer bugün Aşutka(Dutluca) köyünde bulunmaktadır. [7]

6. .Aynı anda muhtelif yerlerde görünmek:

Pir Sultan Abdal, asıldıktan sonra Divriği’deki Garip Musa yatırını ziyarete geliyor. Daha önce Pir Sultan Abdal’ın asıldığını duyan avcılar, onu adak yerinde görünce hayret ediyorlar.[8]

7. Vahşi hayvanları  emrine almak:

Erdebilli bir derviş olan Ahi Baba, uzun yıllar Eksirik köyü(Divriği)‘nün sığırlarını yayar. Keramet sahibi bir şahsiyet olduğu için sürünün başında bulunmaz. Akşam olunca sığırlar yaylımdan dönerler. Kurt, çakal ve benzeri hayvanlar Ahi Baba’nın sığırlarına zarar vermezler.[9]

Divriği’nin Anzağar köyünde yatırı bulunan Gani Baba’nın sürülerine hırsız girer.  Çobanlar, Baba’nın sürüsünden çaldıkları koyunları alarak yola çıkarlar. Fakat büyük bir yılan bunların hareketine engel olur. Çaldıkları koyunları bırakınca yılan da kaybolur.[10]

Yılanlı Baba(Numan Efendi) yatırı Sivas il merkezinde bulunmaktadır. Menkıbeye göre Numan Efendi, Sivas’ta dolaştığı bir sırada yılanların hücumuna uğramış.; fakat  bu yılanlar ona zarar vermemiştir. O günden sonra Numan Efendi’nin ismi Yılanlı Baba olarak kalmıştır.[11]

8. Bir anda çok uzak mesafeleri  kat edebilme:

Divriği’nin Anzağar köyünde yatırı bulunan Derviş Muhammet yatağına yatar. Kırk gün yatağından çıkmaz. Dervişler bu hale çok merak ederler.  Derviş Muhammet, kırk gün sonra yatağından doğrulur; dervişlerden su ister.  Dervişler: “Ya Derviş Muhammet, kırk gündür neredeydiniz?” diye sorarlar. O da dervişlerine, “Avucumun  içine bakınız” der. Avucunun içi kan revan içindeymiş. Sonra devam eder, “Gavuru kırmak için Kızıl Elma’ya gittim”...[12]

9. Çeşitli hayvanların kalıbına girme:

Divriği’nin Erikli köyünde yatırı bulunan Koca Saçlı(Resul Baba), Hacı Bektaş-ı Veli’den  izin alarak Fıdıl  dağına düşer. Resul Baba, Fıdıl dağına düşünce geyik donuna girer. Erikli köyündeki bir avcı onu vurmaya çalışır. Fakat, Resul Baba, Erikli köyüne yaklaşınca silkinip doğrulur ve kuş donuna girer. Daha sonra kilisenin damına konar. Kilisede ayin yapanlar, ayini bırakıp dışarı çıkarlar. Resul Baba, uçarak kilise yakınlarındaki bir çalının dibine konar. Sonra silkinip sakallı bir pir donuna girer. Bu hali gören Hıristiyanlar, dinlerini terk edip Müslüman olurlar, Resul Baba'’ın elini eteğini öperler.[13]

10. Ateşte yanmama:

Hacı Bektaş-ı Veli, Moğolları Müslüman etmesi için Karadonlu Can Baba’yı Divriği civarına gönderir. Moğol hükümdarı Müslümanlığı kabul etmesi için Can Baba’dan keramet göstermesini ister. Menkıbeye göre Can Baba için büyük bir fırın hazırlarlar.  Üç gün odun yakarlar. Fırının içini kor haline getirirler. Karadonlu Can Baba, Moğolların din adamı ile birlikte fırına girer.  Ertesi gün fırın açıldığında  keşişin yanmış olduğunu görürler. Can baba,  fırından terlemiş olarak çıkar.[14]

11 . Suda kaynayıp ölmeme:

Karadonlu Can Baba yatırı Divriği’nin Ömerli mezrasında bulunmaktadır. Hacı Bektaş-ı Veli, Moğolları imana getirmek için  Can Baba’yı  Divriği’ye gönderir. Moğol hükümdarı imana gelmek için Karadonlu Can Baba’dan keramet göstermesini ister.  Can Baba, büyük bir kazanın içine girer. Kazanı kapatırlar. Üç gün kızgın ateşte kaynatırlar. Dördüncü günü kazanın kapağını açarlar. Can Baba’nın buram buram terlemiş olduğunu hayretle görürler. Fakat verdikleri söze rağmen Müslümanlığı kabul etmezler.

 

12. Silah, zehir vs. öldürücü şeylerden etkilenmeme:

Vilayet-name’ye göre Hacı Bektaş-ı Veli, Karadonlu Can Baba’yı, Moğolları Müslüman etmesi için Divriği civarına gönderir. Moğol Hükümdarı, Can Baba’dan keramet göstermesini ister. Hükümdarın hanımı Can Baba’ya içmesi için zehir hazırlar. Can Baba, bu zehiri içer; fakat  zehir tesir etmez. Bunun üzerine Moğollar Müslümanlığı kabul ederler.[15]

13 .Öleceği yeri ve zamanı önceden bilme:

Divriği’nin İğdir köyünde Derviş Ali yatırı bulunmaktadır. Menkıbeye göre Derviş Ali, ölümünden bir gün önce Zara’nın Körpınar köyünden kalkıp İğdir köyündeki taliplerinin yanına gelir. Kara Hüseyin adlı talibinin evine misafir olur. Vakit ikindi imiş; talibine, “Ben bu akşam saat 20.00’de vefat edeceğim” der. Akşam olunca taliplerinin şaşkın bakışları altında vefat eder. Ertesi gün ak sakallı bir derviş, Derviş Ali’nin mezar yerini tayin eder. Derviş Ali’nin bir gün önce dikmiş olduğu  çubuğun dibine taşları döker.  Sonra bir den bire gözden kaybolur. Derviş Ali’yi taş yığınının bulunduğu yere defnederler. Çubuk da yeşermeye başlar.[16]

Colü Baba yatırı Yıldızeli’nin Sarıkaya köyünde bulunmaktadır. Colü Baba, her gün atıyla köye hakim bir tepeye çıkır, orada oturur, düşünürmüş. Yine bir gün tepeye çıkar, etrafı temizler, yumruk büyüklüğündeki taşlarla mezar yerini belirler. Sonra köye döner. Muhtar’a, “Yarın ben öleceğim, beni bu tepeye defnediniz” der. Colü Baba, o gece Hakk’ın rahmetine kavuşur. Ertesi gün Colü Baba’yı vasiyet ettiği yere gömerler. İnanışa göre Cölü Baba, ölümünden sonra da mezar yerini temizlemeye devam eder. Atının ayak izleri yine her sabah mezarının başında görülmeye devam eder.[17]

14 . Dağları, tepeleri, taş ve kayaları yürütme:

Bahattin Hazretleri yatırı Akıncılar ilçesine bağlı Doğantepe köyündedir. Menkıbeye göre Bahattin Hazretleri Doğantepe köyüne gelir. O sırada dağ, üstüne gelmeye başlar.  Sırtını dağa vererek, “Bana zarar verme” der. Dağı durdurur.  Bugün dahi Bahattin Hazretleri’nin sırtını verdiği kayanın üzerinde çukurluk vardır.[18]

15 .Akarsuları durdurma, tersine akıtma:

Divriği’nin Çayören köyünde yatırı olan Hoşavcı İbrahim Dede, dere yatağında kuzu yayan çobanları uyarır. Kuzuları karşı kıyıya geçirmelerini söyler. Çok geçmeden azgın sel suları dere yatağını doldurur.  İbrahim Dede, dere yatağında yürümeye devam eder, azgın sel suları da uysal bir koyun gibi dedeyi takip eder. İbrahim Dede, köye yaklaşınca dere yatağından büyükçe bir taş alıp selin önüne kor. Akan sel suyuna “Haydi mübarek bu tarafa doğru ak” der. İbrahim Dede’nin koymuş olduğu taşa çarpan azgın sel suları, köye zarar vermeden karaşı tarafa doğru akmaya başlar.[19]

16. Suyu ve diğer içkileri yağ, bal veya başka maddelere çevirme:

Zara’nın Tekke köyünde yatırı bulunan Şeyh Merzuban Veli Hazretleri Selçuklular döneminde bir tekke açar. Menkıbeye göre  Zara’da konaklayan Alaaddin Keykubat, tekkenin ışıklarını görüp merak eder.  Zaro adlı bir  Ermeni de, Şeyh’i sevmediği için,”Sultanım orada bir sarhoş şeyh oturur, gece gündüz demez hep içer. Işığı da bu nedenle sabaha kadar sönmez.” diye cevap verir.

Sultan’ın merakı daha da artar. “Öyle ise kendisine iki deve yükü şarap gönderin.” der.

Askerler, sabah olunca develere şarapları yükleyip yola koyulurlar. Fakat  develer tekkeye yakın bir yerde çökerler.  Develeri çöktükleri yerden bir türlü kaldıramazlar. Çaresiz kalan askerler Şeyh’in huzuruna çıkmaya karar verirler.

Şeyh, askerlere: “Anladım anladım... Lakin, bize böyle hediyeler gerekmez. Sultan’a selam söyleyin  ,  bana gönderdiklerinin  bir tarafı yağ, bir tarafı bal olsun.” der. [20]

17. Taşı toprağı altın yahut tohum haline getirmek.

Divriği’nin Anzağar köyünde yatırı bulunan Gani Baba, tohumu biten bir çiftçiye rastlar.  Çiftçi, tohumu bittiği için işi bırakmış ve öküzleri de salmıştır. Gani Baba, çiftçiye selam verir; ona niçin tohum saçmayı bıraktığını sorar. O da tohumum bittiği için işi bıraktım, der. Baba, atından iner ve çiftçinin önlüğünü yerden aldığı toprakla doldurur. “Haydi, öküzleri çifte koş...Önlüğüne koyduğum toprak, tohum olacak” der. Çiftçi denileni yapar. Gerçekten de o yıl tarladan  kunduru cinsi buğday alır.[21]

Ulaş ilçesine bağlı Gümüşpınar köyünde yatırı olan  Mehmet Dede, çiftçilik yaparak geçimini sağlarmış. Dönemin padişahı sefere giderken,  ününü duyduğu Şeyh Mehmet’i,  elçinin eline üç altın vererek huzuruna çağırtır. Elçi, Mehmet Dede’yi  bahçesini bellerken görür. Bellediği topraklar da elçinin gözüne altın olarak görünür. Elçi, bu durumu görünce, padişahın göndermiş olduğu altınları Şeyh Menmet’e hediye etmekten vazgeçer. Padişaha teslim eder.[22]

18. .Mevsimin dışında çiçek veya  meyve oldurma:

Akıncılar ilçesine bağlı Doğantepe köyünde yatırı bulunan Bahattin Baba,  zemheri ayında yüksek yerlerden kırmızı gül, tutya ve sair çiçeklerden toplar getirirdi.[23]

19 .Yağmur, kar veya dolu yağdırma:

Divriği’nin Olukman köyünde yatırı bulunan Hoşavcı Baba, Olukman köyüne gelir. Köy halkı kendisini çok iyi karşılar; oturup kalkması için bir de  ev verirler. O yıl, Samancı Deresi büyük bir kuraklık geçirmektedir. Kendisinden bir keramet göstermesini, köyü kuraklıktan kurtarmasını isterler.  Ahmet Baba, evinin damına çıkar, başındaki külahı ters çevirip damın  üstüne koyar. Biraz sonra köyü kara kara bulutlar kaplar; daha sonra yağmur yağmaya başlar.[24]

20.Yerden, taş veya kayadan su fışkırtma:

Er Aslan yatırı, Yıldızeli’nin Güneykaya köyünde bulunmaktadır. Er Aslan, Güneykaya köyüne gelmeden önce Aslandoğmuş köyünde bir müddet kalır. Yolculuğu sırasında köyün girişinde bir müddet oturup dinlenir.  Oturduğu yerden, asasıyla  kayalara vurup su çıkarır. Köylüler Er Aslan’ın çıkarmış olduğu suya “Buğle” demektedirler.[25]

Ünlü  tekke şairi Pir Sultan, Yıldızeli’nin Banaz köyünde yaşamıştır.  Pir Sultan, eski Banaz’da yaşarken, ördekleri birden bire köyden ayrılmış. Pir Sultan Abdal da ördeklerini takip etmiş. Ördekler, şimdiki Banaz’ın yerine gelmişler. Geldikleri yerde küçük bir su sızıntısı varmış. Pir Sultan Abdal, asasını yere vurarak, “Burası benim oturup kalacağım yer olsun” demiş. Asasını vurduğu yerden çok tatlı bir su fışkırmaya başlamış. [26]

21 .Irmak, göl veya deniz üstünde yürüme:

Eğin/Kemali’ye’de yatırı bulunan Hıdır Abdal’ı Padişah sarayına davet eder. İstanbul’a gelen Hıdır Abdal, denizi gemiyle geçmek istemez. Seccadesini denize salar. “Ya Allah, ya Pirim” diyerek, karşıya geçer.[27]

22.Hayvanları konuşturma:

Sarı Saltuk Ocağı’na bağlı Pullo Dede’nin mezarı Kayseri’nin Sarız ilçesine bağlı Darıdere köyündedir. Tunceli’den gelip Sarız’a yerleşmiştir. Pullo Dede, Tunceli’de ikamet ederken, bir gün dedeler, Pullo Dede’nin ziyaretine gelmişler. İbadet ederken herkes bir kerametini göstersin, demişler. Kimi ateşe girmiş yanmamış, kimi zehir içmiş ölmemiş; nihayet sıra Pullo Dede’ye gelmiş. Onlara demiş ki: “Benim bir çift öküzüm var. Onlar dile gelirse razı mısınız?” . Dedeler buna şaşırmışlar. “Hiç öküz konuşur mu?” demişler. Hep birlikte ahıra gitmişler.  Öküzler ayağa kalkmış ve dile gelmişler: “Hoş geldiniz erenler!” demişler. O günden sonra Pullo Dede’nin adı “Öküz Söyleten” olarak kalmış.

Baba İlyas’ın ölümünden sonra Sivas’a gelen Hacı Bektaş Veli, Kangal’ın Bektaş köyüne gelip yerleşir. Köyün sığırlarını yaymağa başlar. O köyde,  Huysuz bir kadın varmış. Bir gün ineği yaylımdan gelmemiş. Huysuz kadın Hacı Bektaş Veli’ye hakaret etmiş. Hacı Bektaş Veli, köyün sığırlarını sahiplerine teslim ettikten sonra kadının sığırını aramaya koyulmuş. Sürüden ayrılan sığıra sormuş: “Be hey hayvan, sen nerede kaldın? Sahibin bana hakaret etti.” demiş. İnek de dile gelip, “ Bu kadın, yavrumu doyurmadan sütümü sağıyor. Çanağını doldurmazsam bana kötülük ediyor. Bu yüzden biraz daha yayılmam gerekiyor” demiş. Bunu duyan çobanlar, köye gelip, Hacı Bektaş Veli’nin inekle konuştuğunu söylemişler. Evliyalığı ortaya çıkan Hacı Bektaş Veli de köyü terk etmek zorunda kalmış.[28]

23 .Başka yerde meydana gelen olayları bilme:

Divriği’nin Anzağar köyünde yatırı bulunan Ahmet Baba, tekkelerin kapandığı günlerde, Gani Baba’nın türbesi önünde  davul-zurna çaldırır.  Dervişlerden biri, Ahmet Baba’ya bunun sebebini sorar. O da  “Susuzbel’den dört jandarma geliyor. Gani Baba’nın türbesini mühürleyecekler. Duysun diye davul-zurna çaldırıyorum” der. Gerçekten de birkaç saat sonra Divriği’den gelen jandarmalar türbenin kapısına kilit vururlar.[29]

Has Sait Efendi yatırı  Altınyayla ilçesinin Tahyurt köyünde bulunmaktadır. Çevre köylerden birisi Has Sait Efendi’yi ziyarete gider. Hoca’nın tarlasının içinden geçerken, tarlaya  büyükçe bir taş yuvarlar. Sonra da  Sait Efendi’nin evine  gider . Sohbet sırasında “Hocam, sizin yol üstünde çok iyi bir tarlanız var” diye söyler.  Sait Efendi de misafirine “ Evlat, ekin çok güzel; yalnız bazı insanlar tarlaya taş yuvarlamasa daha güzel olacak” der. [30]

24. Az yiyecekle çok kişiyi doyurma:

Divriği Sarıçiçek yaylasında türbesi bulunan Koca Haydar,  Bağdat seferine giden Sultan Murat’ı yayla yolunda karşılar. Küçük bir tencere içerisinde pişirmiş olduğu yemekle bütün orduyu doyurur. [31]

Divriği Olukman köyünde yatırı bulunan Hoşavcı Ahmet Baba, o tarihlerde Yellice köyünde oturmaktadır. IV Murat’ın Yellice’ye geldiğini duyan Ahmet Baba, soğukluk olarak küçük bir bakraç içinde pişirdiği kayısı hoşafını Padişah’a götürür. Sultan Murat’a, “Padişahım, ordunuz için hoşaf hazırladım, kabul  buyurunuz” der. Padişah gülümser. “Babacığım, bu hoşaf değil orduya, size bile yetmez” der. Ahmet Baba da “Erenlerin himmetiyle dağıtacağım hoşaf, ordunuza yeter de artar” diye cevap verir. Buz gibi hoşafı dağıtmaya başlar. Eksilmesi şöyle dursun, arttıkça  artar ve bütün orduya yeter.[32]

Akıncılar ilçesine bağlı Doğantepe köyünde yatırı bulunan Bahattin Hazretleri Belh’ten hareket ederek Kerbela’ya gelir. Hz.İmam Hüsüyin’in makamını ziyaret eder. Yemek pişirip ziyafet verir ve evliyalığını açıklar. Burada iken Aşure ayı idi. Şam’ın evliyaları ve Rum’un erenleri ve Horasan pirleri, cümle erenler-evliyalar orda idi. Evliyalar Bahattin Baba’yı imtihan etmek istediler. Bahattin Baba’ya hitaben, “Bir geyik yavrusu ile doksan bin evliyayı doyur” dediler. Bahattin Baba, Kerbela’ya nazar kıldı. Gördüler ki bir geyik kuzusu meleyerek doğruca Bahattin Baba’nın yanına geldi. Allah’ın izniyle dile gelen  kuzu, “Beni kurban eyle, evliyaların kursağına nasip olayım” dedi. Bahattin Baba, hemen tekbir alıp kuzuyu kurban eyledi. Ateşsiz ve susuz olarak kurbanı pişirdi. Doksan bin evliyaya taksim edip yedirdi. Hepsi doydular. Ondan sonra evliyalar nazar edip gördüler ki kuzu tamam duruyor. Bahattin Baba, geyik kuzusuna dua eyledi. Kuzu dirilip Kerbela çölüne gitti.[33]

25. Ejderha ile savaşarak halkı kurtarma:

Divriği Ahi köyünde yatırı bulunan Ahi Baba, Dumbuca dağı eteklerinde tekkesini kurar. Dağın eteklerinden geçen kervan yolu bir ejderha tarafından kesilir. Köylüler yaylaya çıkamaz, tarlalarına gidemez olurlar. Zamanın hükümdarı, Ahi Baba’yı huzuruna davet eder. Kasaba halkını bu hayvandan kurtarmasını ister. Ahi Baba da Divriği Ulucami’nin damına çıkar. Dumbuca dağına doğru bir ok atar. Ejderhayı vurup öldürür. Hükümdarın askerleri, kervan yoluna giderler. Canavarın ölmüş olduğunu hayretle görürler. Hayvanın kulağını kesip hükümdara   getirirler.[34]

26. .Hasımlarını beddua ederek  çeşitli şekillerde cezalandırma:

Divriği’nin Yellice köyünde yatırı bulunan Molla Yakup, zaman zaman inançsız kimseler tarafından rahatsız edilir. Molla Yakup da bunlara beddua eder. “Sele, suya gidesiniz” der. İnallı köyü civarındaki halk  sel suları ile kaybolup gider.  Molla Yakup’un bedduasına uğrayan eski yerleşim yerinin kalıntıları İnallı deresi boyunca uzamaktadır.[35]

27. Hızır ile görüşme:

Çoban Baba yatırı, Kangal ilçesine bağlı Alacahan beldesinde bulunmaktadır. Hızır Peygamber, çobanlık yapan Çoban Baba’nın yanına gelir. Kısır koyundan süt sağmasını ister. Çoban Baba itiraz eder. Hızır, “Sen, benim dediğimi yap” der. Çoban Baba kısır koyunu sağar.  Koyunun memelerinden oluk gibi süt akar. Hızır, sütünü içtikten sonra, “Yavrum, Allah seni veli kullarından eylesin” der ve  oradan ayrılır. Çoban Baba, ihtiyarın Hızır olduğunu bir müddet sonra anlar; fakat iş işten geçmiştir.[36]

28. Tahta kılıçla düşmanlarını yenme:

Tahta kılıç motifinin ilk örneklerini, Vilayet-name’de görmekteyiz. Hacı Bektaş-ı Veli, batın kılıcını Kolu Açık Hacım Sultan’a verir. Ona, “Erenler meydanında cellatlığı sana verdik; fakat haksız iş yapma, sana ziyanımız dokunur” diye uyarıda bulunur. Fakat Hacım Sultan bu uyarıyı unutur. Hünkar tarafından verilen tahta kılıcı denemeye kalkar. Bu olay Vilayet-name’de şöyle anlatılır:

“Hacım Sultan, batın kılıcını aldıktan sonra yürüdü. Tam o sırada meydan sakası, merkebiyle mutfağa su getiriyordu. Hacım Sultan, “Bakayım” dedi., “Erenlerin verdiği kılıcı şu merkepte bir sınayayım.” Kılıcını sıyırdığı gibi merkebe bir vurdu, belinden ikiye böldü. Hünkar,  bunu duyunca “Kolları tutulsun” dedi. Hacım Sultan çolak oldu. Halifeler araya girdi; Hünkar Hacım Sultan’ı bağışladı. Hacım Sultan’ın kolları açıldı.[37]

Divriği’de yatırı olan Garip Musa, Horasan’dan kalkıp Anadolu’ya gelirken Alan Yazısı’nda bir Ermeni kalaycıya rastlar. Ermeni, Garip Musa’nın tahta kılıcı ile alay eder. Musa da tahta kılıcı ile Ermeni’nin eşeğini ikiye doğrar. Eşeğini yitiren kalaycı ağlayıp sızlamaya başlar; söylediği sözden pişmanlık duyar. Garip Musa’ya yalvarır. Garip Musa da  kalaycının haline acır, Allah’a dua eder. Eşek, sırtındaki yük ile dirilip ayağa kalkar. O vakitten beri Ermeni kalaycılar Garip Musa Ocağı’na mensup ailelerin bakırlarını para almadan kalaylarlar.[38]

29. Hasımlarını taşa çevirme:

Divriği’nin Anzağar köyünde yatırı bulunan Derviş Muhammet’ten, tipiye tutulan köylüler yardım isterler. Dilekleri yerine gelmeyince, Baba’ya küfrederler . O anda taş kesilirler.[39]

 

30. Türk ordusuna yardım etme:

Mengücek Oğulları’nın beylerinden  Melik Şah, Kemah’ta yatmaktadır.

14 Şubat 1916’da Erzurum’a giren Rus kuvvetleri , 6 Temmuz 1917’de Erzincan’ı işgal edip 11 Temmuz 1917’de Kemah Boğazı’na yaklaşırlar. Halkın inanışına göre boğazı tutan Melik Şah’ın sayesinde daha fazla ilerleyemezler. Rus askerleri geri çekilirken, yeşil sarıklı askerlerin kendilerini engellediğini söylerler.[40]

31. Darda kalanların imdadına yetişme:

Divriği’nin Anzağar köyünde yatırı bulunan Derviş Muhammet, ünlü bir tekke şairidir. Menkıbeye göre, Derviş Muhammet, akşamdan yatağına yatmış. Sabah erken saatlerde yatağından bağırmış: “Dervişler kalkın, atımın terini silin!...Üzerini örtün...Atım üşüyüp hasta olmasın.” Dervişler kalkıp ahıra gitmişler. At, kan ter içinde. Hayret etmişler. Derviş Muhammet, akşam erkenden yatağına yattı; yatağından hiç çıkmadı, sabahleyin erken saatlerde bizi çağırdı. Odasından ayrılmadı. Bütün bu olan bitenlere bir anlam vermemişler. Utana sıkıla  bu durumu Derviş Muhammet’ten sormuşlar. Derviş Muhammet, yatağından doğrulmuş: “Ben yatakta iken, Demirli’ye giden kervan tipiye tutuldu. Yolcular soğuktan donacak, tipiden boğulacak. Kervandakilerden biri bağırdı: ‘Ya Derviş Muhammet sen yetiş...’. Ben de kervanı düzlüğe indirdim”....[41]

 

32. Kudret top ile selamlaşma:

Divriği’nin Ovacık köyü arazisi içinde Fıdıl dağı ve Fidan baba yatırı bulunmaktadır. Yine bu dağın eteklerinde Koca Saçlı(Resul Baba) yatırı vardır. Menkıbeye göre Fidan Baba ile Resul Baba, kudret topu lie birbirlerine selam gönderirlermiş. Bu toplardan bir tanesi Erikli köyündeki Rıza Dede’nin evinin önünde bulunmaktadır.[42]

33. Taşta atının veya bastonunun izini çıkarma

Divriği Iğımbat dağındaki Hüseyin Gazi yatırı civarında on iki adet çukur vardır. Halk bunun Hüseyin Gazi’nin atının ayak izleri olduğuna inanmaktadır.

 Yine aynı şekilde Sivas yakınlarındaki Ahmet Turan Gazi yatırının bulunduğu kayalıklar üzerinde de dört çukur bulunmaktadır. Kızılcaköy yakınındaki kayalıklarından  karşı tarafa atıyla atlayan Ahmet Turan Gazi’nin atı  kayalıklar üzerinde çukurlar açmıştır.[43]

34 . Kellesini koltuğuna alarak savaş yerinden uzaklaşmak:

Hüseyin Gazi’nin bir yatırı da Divriği Iğımbat dağında bulunmaktadır.  Menkıbeye göre Divriği kalesinin altındaki kiliselerde on iki keşiş yaşarmış. Bunlar hile ile Hüseyin Gazi’yi şehit  ederler. O da kellesini koltuğuna alarak Iğımbat dağının zirvesine çıkar, türbesinin olduğu yerde ruhunu teslim eder.[44]

35. Rüzgara ve tabiat kuvvetlerine hükmetme:

Hüseyin Gazi’nin bir yatırı da Niksar’da bulunmaktadır.  Menkıbeye göre Hüseyin Gazi, Niksar civarında yapılan bir savaş sırasında yaralanır. Kendisini Hüseyin Gazi tepesine çıkarırlar. Bu sırada Niksar yönünden gelen soğuk bir rüzgar yaralarını sızlatır. Çok acı çeken Hüseyin Gazi, rüzgara, “Geri dur ya mübarek.. Yaralarım çok sızlıyor” der. Rüzgar da kesilir. İnanışa göre her yerde soğuk rüzgarlar estiği halde Hüseyin Gazi tepesinde soğuk rüzgarlar esmezmiş.[45]

36 . Halka görünerek onları ikaz etmek:

Hüseyin Gazi’nin bir yatırı da Sivas yakınlarındaki Seyfik köyünde bulunmaktadır. Menkıbeye göre Hüseyin Gazi yatırı civarında bir köylü çift sürmektedir. Hüseyin Gazi, bu çiftçiye görünerek, “Burada bir daha çift sürme...Sen çift sürerken saban demiri vücuduma batıyor ve kanatıyor” der ve gözden kaybolur. Çiftçi saban demirine bakınca gerçekten de demir üzerinde kan izleri görür.[46]

Divriği’nin Olukman köyünde türbesi  olan Hoşavcı Ahmet Baba, bir çocuğun rüyasına girerek “buradan çabuk uzaklaşın. Türbeyi  sel basacak” der. Çocuk da gördüğü rüyayı arkadaşlarına söyler. Çocuklar türbeden uzaklaşarak daha yüksek bir yere çıkarlar. Onlar uzaklaşır uzaklaşmaz  türbeyi sel götürür. Sadece mezar taşları kalır.[47]

37. Yattığı yeri belli etmek:

Kevgir Baba yatırı , Yıldızeli’nin Yolkaya  köyündedir. Menkıbeye göre uzun yıllar, köy halkı Kevgir Baba’nın varlığından habersiz olarak yaşarlar. Kevgir Baba, bir Tokütlının rüyasına girerek: “ Ben, Yıldızeli’nin Yolkaya köyünde yatıyorum. Bataklık içerisindeyim. Beni bu bataklıktan çıkarın, türbemi yapın” der. Bunun üzerine  rüyada işaret edilen yeri kazmaya başlarlar.  Çeşmenin yalağında, eli kılıçlı bir şekilde yatıyor bulurlar. Bataklığın yukarısındaki tepeye o şekilde defnederler.[48]

 

 

 

 

38. Geyiklerden faydalanmak:

Divriği Sarıçiçek yaylasında yatırı olan Koca Haydar, tek başına yaşadığı için geyik sütü ile beslenirmiş. Koca Haydar bunları sağar ve sütlerini içermiş.[49]

Yıldızeli’nin Şeyh Halil köyünde yatırı bulunan Şeyh Halil, köyün karşısındaki Büklüce  mezrasında ziraat yaparmış. Koşum hayvanı olarak da geyik koşarmış.[50]

39. Bir yerden diğer bir yere uçma:

Divriği Ziniski köyünde yatırı bulunan Seyyit Baba, Er-Kız Ana mevkiinden uçarak Uçan Kaya’nın üzerine konar.[51]

40.  Suyu kutsayıp şifalı hale getirmek:

Divriği’nin Erikli köyünde, “Erikli içmesi” vardır. Menkıbeye göre Horasan’dan yola çıkan Koca Saçlı(Resul Baba), ziyaret için Kerbela’ya uğrar. Ziyaret sırasında bir rüya görür. Rüyasında Hz.Hüseyin, Koca Saçlı’ya hitaben “Sana bir hediye vereyim. Divriği’nin Erikli köyünde bir su gözesi var. Benim verdiğim suyu şerbet niyetine bu suya kat. Bu sudan içen şifa bulsun. Sonra gelip seni ziyaret etsin” der. Koca Saçlı uyanınca Kerbela’nın suyunu bir kaba koyup Geyik donunda Erikli’ye gelir. Derviş donuna girip halkı Müslüman eder. Daha sonra Erikli gözesine bu sudan döker. O günden sonra içmenin çıktığı gözenin kenarı kırmızı bir renk alır. İçenler de şifa bulur.

Bu menkıbe, Türklerdeki “Yer-su kültü”nün bir uzantısıdır. Bu kült daha sonraki yıllarda İslami bir kimliğe bürünmüştür.[52]

41. Türbesinden çıkarak abdest alma:

Kemah’ta yatırı bulunan Sultan Melek, zaman zaman türbesinden çıkarak abdest alır,  namaz kılar. Söylenceye göre türbenin bekçisi her gün ibriğe su doldurup, leğeniyle birlikte yatırın yanına bırakırmış.  Sabahleyin geldiğinde suyun kullanılmış olduğunu görürmüş. Bekçi bazen  su koymayı unuturmuş; böyle durumlarda Sultan Melik/Melek  çok kızar, ibriği  dışarı atarmış. Kemah halkı, Sultan Melik’in türbesinden çıkarak, Fırat nehrinde abdest aldığına inanır.[53]

Sivas’ın Altınyayla ilçesinde Haşhaşi Hazretlerinin yatırı  vardır. Söylenceye göre ocakta bulunan su testisine Cuma gecesi su konurmuş. Sabah su bitermiş. Haşhaşi Hazretlerinin konulan su ile namaz kıldığı söylenir. Su bitince tekrar su koyarlarmış.[54]

 

42. Tekke açacağı yeri belirleme:

Akıncılar İlçesine Bağlı Doğantepe köyünde yatırı bulunan Bahattin Baba’nın bu yöreye gelmesi, bir menkıbe ile açıklanır. Menkıbeye göre Horasanlı Eyüp bey’in yedi  kardeşi vardır. En küçüğünün adı Bahattin’dir.  Bir gün babaları bunları bir araya toplayarak Allah’ın kendileri için gökten yedi taş gönderdiğini ve herkesin taşının ayrı bir yere düştüğünü söyler. Oğullarına taşların yerini söyleyerek gitmelerini ister. Küçük oğlu Bahattin’in taşı şimdiki Doğantepe köyüne düşmüştür. Babası oğlunun bu yöreye gitmesini ister. Bahattin Hazretleri de bu yöreye gelerek tekkesini açar.[55]

43. Adak yerine nur doğması:

Ali Baba yatırı Divriği’nin Güllüce-Karaman köyleri arasındadır. İnanışa göre yılda iki defa,   ziyaretin üzerine nur doğar [56]

49. Öldükten sonra da varlıklarını sürdürme:

Divriği’nin Savrun köyündeki  Ayvet Dede tepesinde yatır mezarları vardır.İnanışa göre bunlar kandillerde, bayram günleri ve cumalarda köy camiine gelirlermiş. Cami yakınlarında evleri olanlar atların ayak seslerini duyarlarmış.[57]

50. Kösevi atma:

Ali Dede, Gemerek yakınlarındaki Ali Dağı’nda yatmaktadır. Söylenceye göre bunlar üç kardeşmiş. Ölmeden önce mezar yerlerini tayin etmek istemişler. Bu meseleyi büyük kardeşlerine sormuşlar. Büyük kardeşleri de cevap verememiş. Bir zat geceleyin büyük kardeşin rüyasına girmiş; ona, “Üçünüz de bir ucu yanmış, üç çam ağacı alacaksınız. Bu sopaları dua edip atacaksınız. Közler/ucu yanmış odunlar nerelere düşerse, mezar yeriniz orası olacak.” demiş. Onlar da sabahleyin kösevilerini  çeşitli yönlere fırlatmışlar. Okların düştüğü yerde vefat etmişler. Ali Dede, okunu bir türlü fırlatamadığı için, Ali Dağı’nda kalmış.[58]

Divriği’nin Savrun köyünde Savrun Baba yatırı vardır. Savrun Baba ile kardeşi Boz Baba, eski Savrun’da yaşarlarmış. Bunlar köyü terk etmeye karar verince Ayvet Dede tepesine çıkmışlar. Ellerine aldıkları köseviyi savurmuşlar. Kösevileri bugünkü Savrun köyü’nün iki ayrı yerine düşmüş. İlk kösevinin düştüğü yere cami, ikinci kösevinin düştüğü yere tekke yapmışlar. Bu tekke XVI yüzyıl kayıtlarında Bektaşi Tekkesi olarak geçmektedir.[59]

 

 

 



[1]  Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşi Menakıpnamelerinde  İslam Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi,  İstanbul 1983S.1-2

[2] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.137

[3] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.139-140

[4] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.108

[5] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.288

[6] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, 227

[7] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.180

[8] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.64

[9] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.72

[10] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.150

[11] Sibel Alev-Yakup Közüz,  Yılanlı Baba, Revak, Sivas/ 2001, s.276

[12] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.137

[13] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.102

[14] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.51

[15] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.51-52

[16] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.50

[17] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s. 290

[18] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.15

[19] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.116

[20] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.332

[21] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.150-151

[22] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.. 277

[23] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.16

[24] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s. 114

[25] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s. 294

[26] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s. 303-304

[27] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.181

[28] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.158-159

[29] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s. 156

[30] Hasan Coşkun, Altınyayla’da Ziyaret Yerleri, Revak/2001, s. 208

[31] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.80

[32] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s. 113-114

[33] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.16

[34] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.72-73

[35] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.109

[36] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri,  s.155

[37]  Vilayetname, Hazırlayan Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul   1958, s.83

[38] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.64

[39] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.137

[40] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.177

[41] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s. 136

[42] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s. 103

[43] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.29

[44] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.27

[45] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.31

[46] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.31

[47] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.114

[48] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.298

[49] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s. 81

[50][50][50] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s. 307

[51] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.95

[52] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.104

[53] Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, s.177

[54] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.25

[55] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.15

[56] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.38

[57] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, 41

[58] Kutlu Özen, Sivas Efsaneleri, s.108-109

[59] Kutlu Özen, Sivas ve Divriği Yöresinde Eski Türk İnançlarına Bağlı Adak Yerleri, Sivas,1996, s. 145

Bu sitenin tüm hakları Yazar Kutlu ÖZEN' e aittir.Tecer Bilisim
© 2009 -yönetici girişi-