Yazar Kutlu ÖZEN
Sivas ve Divriği Yöresinde Ahilik ve Bilinen Ahi Babaları

 

 

Kutlu Özen

 

Ahilik, 13.yy ilk yarısından, 19.yy ikinci yarısına kadar Anadolu’da, Balkanlarda ve Kırımda yaşamış olan Türk halkının sanat ve meslek alanında yetişmelerini, ahlaki yönden gelişmelerini sağlayan bir kuruluşun, bir birliğin adıdır[1] 

Ahi kelimesi terim olarak Türkçedeki eli açık, konuksever ve yiğit anlamına gelen “akı” kelimesi ile eş anlamlıdır. Bu nedenle Türkler İslamiyet’e girdikten sonra akı anlamında olmak üzere “Ahi” kelimesini kullanmaya başlamışlardır.[2]

13.yy ilk yarısında Anadolu’ya gelen çok sayıdaki doğulu tüccar, esnaf ve sanatkar Türkler, bölgenin sanat ve ticaret hayatında her yönden büyük gelişmelere yol açtılar. Bu suretle Ahilik, Horosan illerinden Anadolu’ya girmiş oldu. Yine bu sıralarda Kırşehir’e yerleşmiş bulunan büyük Türk düşünürü ve iktisatçısı Ahi Evran Şeyh Nasırüddin Ebu’l-Hakayık Muhammed bin Ahmed (1172-1262) toplumun sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel düzeni ile uğraştı. Horasan, Harezm ve Türkistan bölgelerinden gelen Türk esnaf ve sanatçıların ahlak, yardımseverlik ve sanat birleşimi olan Ahiliği bir sisteme bağladı.[3]

Ahi Babaları Kırşehir, Ankara, Sivas, Kayseri, Konya, Amasya ve Erzincan illerinde Ahi Zaviyeleri açtılar. Buraları Ahiliğin kuvvetli merkezleri haline getirdiler. Sanat erbabı ve genç işçiler Ahiliğe girdiler. Anadolu’da hızla yayılan bu teşkilatın mensupları, şehirlerde olduğu gibi köylerde ve uç bölgelerde de büyük nüfuza sahip olmuşlardır. Ahiliğe çok hizmet edan l.Alaeddin Keykubat, oğlu II.Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından öldürülünce,Ahilerin 11. Gıyasettin’e  karşı direndikleri  ve onun Kösedağ’da Moğollara yenik düşmesinden sonra, Tokat ve Sivas’ı ele geçiren Moğollar’a karşı Kayseri’yi başarıyla savunduklarını biliyoruz.[4]

Anadoludaki Ahilik hakkındaki en geniş bilgiyi Tancalı gezgin İbn-i Batuta(1304-1369)’nın seyahatnamesinden öğreniyoruz. Orhan Gazi(1324-1362) devrinde Anadolu’yu dolaşmış olan bu Arap seyyahı/gezgini Sivas’a da uğramıştır. Sivas Ahileri Batuta’yı karşılayıp Ahi Bıçakcı Ahmet Zaviyesi’nde misafir etmişlerdir.[5]

Görüldüğü gibi Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük rol oynayan Ahilik teşkilatının daha o dönemde köklü bir kuruluşu vardı.

 

Sivas Ahileri

 

Sivas il merkezinde  üç Ahi Babası’nın türbesi ve  mezarı bulunmaktadır. Bunlardan ilki İbn-i Batuta  Seyahat-namesi’nde  sözü edilen  Ahi Emir Ahmet(l3.yy ikinci yarısı-l4.yy ikinci yarısı), diğeri  Kadı Burhaneddin döneminde yaşamış olan Ahi İsa(ölm.l393)’ ve üçüncüsü  Ali Baba( 16. Yüzyıl)’dır.

              Ahi Emir Ahmet(13.asrın ikinci yarısı-14. asrın ilk yarısı)

 

Ahi  Emir Ahmet, Selçuklu döneminin sonu ile Beylikler döneminin ilk yıllarında yaşamıştır. Ebu Said Bahadır Han, İlhanlı ve Alaaddin Eretna  dönemleri bu  sürecin içindedir. Doğum tarihine ait elimizde kesin bir kayıt yoktur. Ahi Emir Ahmet’in çocukluk ve gençlik yıllarında Bayburt’ta olduğunu ve onun yanı sıra Yakutiye medreselerinde yetiştiğine ve feyzini buralarda aldığına dair kayıtlar vardır. Bizzat kendisinin , Ulu Arif Çelebiyi Bayburt’ta kendi konağında misafir ettiği; yine başka bir kayıtta da çocukluk dönemlerinde büyük hayranlık duyduğu  Mevlana Celalettin Rumi ile kurduğu manevi bağ sonucu, Mevleviliği de benimseyip posta oturduğu belirtilmektedir.

Ahi Emir Ahmet’in babası Zeyn-el Hac olarak geçmektedir. Bunun bir isimden çok mahlas olma ihtimali de mevcuttur.

Ahi Emir Ahmet,  Bayburt’tan sonra  yerleştiği Sivas’ta, zaviyesini, mescidini, tekkesini ve kervansarayını kurmuş, vakıf haline getirdiği çok büyük mal varlığı ile yaşantısını Sivas’ta sürdürmüş ve ömrünü burada tamamlamıştır.

Ahi Emir Ahmet’i  Ahi teşkilatı içinde  çok ünlü bir ahi babası olarak görmekteyiz. [6]

Ünlü Arap gezgini  İbn Batuta(Doğ.  1304),  1325 yılında  doğum yeri olan Tanca’dan ayrılmış Mısır, Suriye, , Irak, İran.....gibi ülkelerin yanı sıra Anadolu’ya da gelmiştir. Seyahatnamesinde Anadolu ahileri hakkında çok önemli bilgiler vermiştir.

İbni- Batuta, gezisine Alanya’dan başlamış, Anadolu’nun bir çok şehrine uğradıktan sonra Sivas’a da gelmiştir. İbni- Batuta, Sivas gezisini, Sivas ahilerini ve Ahi  Emir Ahmet’le tanışmasını şöyle anlatır:

“Bundan sonra Sivas’ yolcu olduk. Burası da Irak’ bağlı ve ülkenin en büyük şehirlerinden biridir. Umumi vali ile ileri gelen askeri komutanlar orada otururlar. Şehir hem güzel, hem de bakımlı olup, geniş caddelere sahiptir. Çarşıları insanlarla dolup taşar. Burada medrese tarzında inşa edilmiş Daru’s-Siyade/Beğler Konağı denilen büyük bir bina vardır ki, sadece Peygamber soyundan gelen misafirler bu konakta ağırlanırlar.

Nakibü’l-eşraf da bu konakta oturmaktadır. Misafir kalan şerife konakladığı sürece yiyeceği, içeceği, aydınlanacağı ve oturacağı eşya verilir; yola çıkarken de yol harçlığı görülür.

Şehre yaklaştığımız zaman bizi Bıçakcı Ahmed’in yoldaşları karşıladı. Bunlar kimi yaya, kimi atlı kalabalık bir gruptu. Onlardan sonra Ahi Çelebi’nin yoldaşları karşıya çıkmışlardı. Bu zat, ahilerin ileri gelenlerinden olup, rütbece Ahi Bıçakcı’dan üstündür. Bunlar kendilerinde konuklamamı istedilerse de, ilk gelenler öncelik almış bulunduklarından bu isteğin yerine getirilmesi mümkün olmadı. Böylece hep birlikte şehre girdik. Hepsi de bundan öğünç duymakta idiler.(...) En güzel bir şekilde ağırlanmak suretiyle aralarında üç gün kaldık.(...) Oradan Amasya’ya gittik.”[7]

Görüldüğü  gibi İbn Batuta, Sivas ahileri tarafından en güzel şekilde karşılanmıştır.

Ahi Emir Ahmet’in türbesi, şimdiki Sivas Öğretmen Konukevi yakınlarında bulunmaktadır. Türbe, Selçuklu kümbeti tarzında inşa edilmiştir. Türbenin alt kısmı cesedin mumya olarak konulmasına ayrılmış mahzendir. Türbenin dış kısmındaki saçakta çepçevre Selçuklu sülüs hattıyla bir kitabe varsa da yazının bir bölümü dökülmüş ve bir bölümü sıva altında kalmıştır. Kitabenin okunan kısmı şöyledir:

                  li-ehassı’l muhterem İmadüddin...el İslam...emrü’l-eazz

 

Ahi Emir Ahmet’in 733/1333 cemadiyelula tarihli vakfiyesi eski kayıtlarda bulunmaktadır. Vakfiyesinde “yücelerin öncüsü, uluların önderi, büyük ve seçkinlerin övgüsü, safa ve mürüvvetin efendisi, tarikat ve hakıkat ashabının seyyidi Ahi Emir b. Zeynülhac”  diye nitelendirilmektedir. Bu zat mescit, zaviye ve imaret vakfetmiştir.[8]

Türbenin, ölümünden evvel yapılmış olduğunu söyleyebiliriz; ancak yine de Hicri 733’ten ne kadar sonra öldüğünü  kesin olarak tesbit etmek mümkün olmamıştır.  Türbe 1984 yılında onarıma alınmış, 1990 yılında onarım tamamlanmıştır. Türbenin göze çarpan özelliği de kuzeye bakan giriş kapısıdır. Kapının mimari çizimi adeta bir insan gövdesi üzerine oturtulmuş bir mevlevi sikkesini  yansıtmaktadır.[9]

 

Ahi İsa(? – 1393)

Ahi İsa, Kadı Burhanettin Ahmet(1345-1398) zamanında ahilerin ileri gelenlerindendir. Ömeroğulları adıyla Kayseri ve çevresinde hüküm sürmek isteyen ve defalarca Kayseri’yi ele geçiren Cüneyd Bey adındaki bir Türk aşiret reisine Ahi İsa, Kadı Burhanettin tarafından elçi olarak gönderilmiştir. Cüneyt Bey, Ahi İsa’yı geri göndermeyerek Kadı Burhanettin’e karşı dikbaşlılığına devam etti. Kadı Burhanettin, Cüneyt’e haddini bildirmek için Kayseri’ye hareket etti. Bu durumdan korkan Cüneyd Bey, katında alıkoyduğu Ahi İsa’yı ağırlayarak aracılık yapması için Kadı Burhanettin’e gönderdi ve bağışlanmasını istedi. Kadı Burhanettin, kendisine itaat eden Cüneyd Bey’i affetti.

Ahi Muhammet’in oğlu olan Ahi İsa 795/1393 yılında ölmüştür.

Selçuklu tarzında yani mermerden sanduka şeklinde yapılmış olan kabir taşı daha önce Sivas’ın Kabak Yazısı mezarlığında toprağa gömülü olarak bulunmuş, 1928 yılında şimdiki Kongre Müzesi bahçesine, daha sonra da  Şifaiye Müzesi bahçesine getirilmiştir.

Mezartaşı kitabesinde “Rahmetli, günahları bağışlanmış, mutlu, şehit, Allah’ın rahmetine muhtaç Ahi İsa b. Ahi Muhammet-Allah makamlarını cennet etsin-795/1393 Şevvalinin sonunda öldü”  ifadesi bulunmaktadır.[10]

 

Ali Baba( ? – 1574)

Sivas merkezindeki bir semte adını veren Ali Baba, muhtemelen 15. asrın  sonlarında ya da 16. asrın başlarında doğup, 1574’te vefat etmiştir. Zaviyesini 16. asrın ilk yarısı ortalarında Sivas’ta kurduğu anlaşılıyor. Zaviyenin kurulduğu dönemde Sivas, İran Safevi propagandasının yoğunlaştığı merkezlerden biri durumunda idi. Ali Baba Zaviyesi’nin, 19. asrın başlarından itibaren Kadiri,  Rufai ve Mevlevi tarikatleriyle münasebetlerinin olduğu gözlenmektedir. Ancak Ali Baba’nın mensup olduğu tarikatı kesin olarak tespit edemiyoruz. Kendisinin Sivaslı bir Ahi ailesinden olması ihtimali mevcut bulunmakla birlikte, onun Horasan Melametiliğinin tesirinde bir Kalenderi dervişi iken, devrin sultanları ve özellikle Rüstem Paşa tarafından yapılan vakıflarla sağlanan mali destek mukabilinde Sünni bir kimlik edinmiş olması ihtimali de göz ardı edilmemelidir.

Orta büyüklükte bir külliyeyi andıran Ali Baba Zaviyesi içinde cami(önceleri mescit), tekke, türbe, mektep ve çeşme yapıları bulunuyordu. Bunların yanında,  gelip geçen yolcuların ağırlanıp, dervişlerin ve fakirlerin doyurulması için han, misafirhane ve benzeri tesislerin de mevcut olduğu anlaşılmaktadır.[11]

Türbede Büyük Ali Baba, oğlu Ahi Ahmet Bey, onun oğlu Küçük Ali Baba ve onun kızı Fatma Hatun’a ait olduğu söylenen dört kabir bulunmaktadır.[12]

 

Divriği İlçesindeki Ahi Babaları/Türbe ve Zaviyeler

 

            Divriği ilçesinde ise Ahi Yusuf ile Ahi Baba(Şeyh Beyazid)’nın türbeleri bulunmaktadır. Ayrıca Osmanlı vesikalarında  Ahi Polat, Ahi Hızır ve Ahi Abdal...gibi Ahi Babaları’nın isimleri de geçmektedir.

             Bilindiği gibi zaviye, herhangi bir tarikata mensup dervişlerin bir şeyhin idaresinde topluca yaşadıkları ve gelip geçen yolculara bedava yiyecek, içeçek ve yatacak yer sağlayan yerleşme merkezlerinde ve yol üzerindeki bina yahut bina topluluklarına verilen isimdir.

Ersin Gülsoy’un tesbitlerine göre XVI. Yüzyıl başlarında Divriği ilçesinde l3 zaviye bulunmaktaydı. Bunlardan üçü Ahi Zaviyesi idi. Biz, konumuz gereği üç zaviye üzerinde duracağız.

Ahi  Yusuf Türbe ve  Zaviyesi (12. yüzyılın sonu)

Bugün tamamen bir taş yığını halinde bulunan Ahi Yusuf Türbesi, Divriği Ulucamii civarında ve Nurettin Salih(Kemankeş)  Türbesi’nin az ilerisindeki bir evin avlusu içerisinde bulunmaktadır. Kubbesi, iki yan duvarı tamamen yıkılmıştır. Batıya bakan duvarı üzerinde bizim “hacet penceresi” olarak nitelendirdiğimiz iki açıklık ile dışta 80 x 200 cm.  boyutunda bir kitabe plakası görülür. Buraya Selçuklu sülüsü ile Kur’an-ı Kerim’den Kasas Suresi  88.  Ayetin sonu yazılmıştır.

         “O’ndan başka her şey yok olacaktır;

Hüküm O’nundur, hepiniz O’na  döneceksiniz.”

            Bu kitabe plakası l993 baharında türbenin bahçesine düşmüş, edindiğim bilgilere göre yakın yıllarda Turan Melek Darüşşifası içine alınmıştır.

Necdet Sakaoğlu, “Türk Anadolu’da Mengücekoğulları” adlı eserinde  Ahi Yusuf Türbesi’nin Mengücekler (1142-l277) dönemine ait olduğunu ileri sürmektedir.Bu  konuda şu bilgileri vermektedir:

“Kemerli pencerelerin silmelerindeki girift  geometrik motifler, Ulucami minber panolarında, Sitte Melik 590(ll93) türbesi yan nişlerinde, Kale Camii 576(ll80) kapı panosunda da tekrarlanmıştır. Yığma duvar dolguları arasındaki  bir kurs parçası üzerinde de benzeri motifler bulunmaktadır. Gerek yazı sitilinin ve gerekse bu bezemelerin tanıklığı ile Ahi Yusuf Türbesi’nin  Mengücekler döneminden  kalmış olduğunu  kesinlikle söyleyebiliriz. Yaklaşık ölçülerle 5.50  x  8.50 m.   boyutundaki türbede mezar izi görülmez.” [13]

Sivas Bülteni yazarı Fahrettin başel, l935’li yıllarda, türbede üç mezar yerinden bahsetmektedir.[14] Necdet Sakaoğlu’nun da belirttiği gibi bugün (l997) türbenin içi tamamen toprakla dolmuştur. Türbe taşları yağma edilmiştir.Komşu evlerin duvarlarında inşaat malzemesi olarak kullanılmıştır.Türbenin içi Kemankeş Mahallesinin çöplüğü haline gelmiştir. Bu acıklı durum daha ne kadar sürecektir?[15]

Türbede yatan Ahi Yusuf hakkında  bilgi sahibi değiliz. Yapının başlıca önemi  adındaki “Ahi”  kelimesinden gelmektedir. Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük rol oynayan Ahilik örgütünün daha o dönemde/ Mengücekler döneminde Divriği’de köklü bir kuruluşu vardı. Belgeler ve yöredeki “Ahi”li isimler de bunu göstermektedir.[16]

Ersin Gülsoy, “XVI. Asrın İlk Yarısında Divriği Kazası(l5l9-l548)” adlı eserinde, türbenin bulunduğu yerde Ahi Yusuf adına tesis edilmiş bir zaviyeden bahsetmektedir. Zaviyenin vakıf geliri l5l9’da l29l Halebi akça iken,l530’da l456 akça olmuştur. Bugün ören yer olan Cafra köyü de Ahi Yusuf Zaviyesi’nin vakıfları arasındaydı.[17]

Galip Eken, “Fiziki, Sosyal ve İktisadi Açıdan Divriği(l775-l845)” adlı eserinde, Ahi Yusuf Zaviyesi ile ilgili iki vesika tesbit etmiştir. Bu vesikalardan ilki l230(l8l5)  tarihli Sivas Ahkam’da tesbit edilen hüküm kaydıdır. Diğeri ise l244(l829) tarihli bir berattır.

Sivas Ahkam’daki  hükme göre zaviyenin tevliyeti ve dörtte üç  zaviyedarlığını elinde bulunduran İsmail Halife, bir rub zaviyedar bulunan Mehmet Şakir’i merkeze/Sivas’a şikayet eder. Çünkü, Mehmet Şakir bir rubluk zaviyedarlık hakkıyla yetinmemekte, İsmail Halife’nin  elinde bulunan üç rubluk zaviyedarlığın da kendisine ait olduğunu ileri sürmektedir. Sivas’tan gönderilen hükümle Anadolu Muhasebesi Defteri’ne göre İsmail Halife’nin  şikayetinde haklı olduğu belirtilir. Ancak  anlaşmazlık l4 yıl sürer. 1244(1829) tarihli beratla tevliyet ve zaviyedarlık İsmail  Halife’den alınarak Mehmet Şakir’e verilir.[18]

Görüldüğü gibi l9. Yüzyıl başlarında Ahi Yusuf  Zaviyesi Divriği ilçesindeki diğer zaviyeler gibi fonksiyonunu sürdürmekteydi. Bugün, bu zaviyeden hiç bir iz kalmamıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi türbe tamamen yıkılmış, bir taş yığını haline gelmiştir. 1982 tarihli bir yazımızda “Ahi  Yusuf Türbesi’nin bugünkü durumu içler acısıdır. Türbe taşları duvar yapımında ve hatta türbeye yakın olan bir evin tuvalet ayağında insafsıza  kullanılmıştır. Türbe kendiliğinden yetişen ağaçlar arasında kalmıştır” diyerek içler acısı durumu l982’li yıllarda ilgililere duyurmuştuk.Bugüne kadar ilgilenen olmadı. [19]

Ahi Polat Zaviyesi

Ahi Polat Zaviyesi hakkındaki ilk tesbitler Ersin Gülsoy’a aittir. Gülsoy’a göre “bu zaviyenin  kim tarafından, ne zaman yapıldığı” bilinmemektedir.  Zaviye’nin vakıf geliri l5l9’da 747 Halebi akça iken, l530’da  663  akça olmuştur. Evkafın tevliyeti l530’da padişah beratı ile Sunullah bin Kadı Nurullah elinde idi. Höbek mezrası zaviyenin vakıfları arasında bulunuyordu.[20]

Galip Eken’in tesbitlerine göre Divriği ilçesinde  XVI. Yüzyılın ilk yarısında  Ahi Yusuf ve Ahi Polat Zaviyelerinden başka on zaviye daha bulunmaktaydı.[21]

 

            AhiBaba/Şeyh Bayezit Yatırı

Ahi Baba’nın türbesi, Divriği ilçesine 8 km.   uzaklıktaki Ahi köyünde bulunmaktadır. Türbe, köyün hemen yakınındaki oldukça meyilli bir tepenin üzerindedir. Toprak damlı bir köy odası şeklindedir. Türbenin yapımında kerpiç kullanılmıştır. Dikdörtgen planlı türbede biri Ahi Baba’ya, diğeri Hanımı’na ait olmak üzere iki kabir bulunmaktadır. Mezar taşı kitabeleri okunmaz haldedir.

Kaynak şahıs Hüseyin Hür(l898-l984), kabirlerin I.Cihan Harbi yıllarında açık bir köy mezarı şeklinde olduğunu, toprak damlı binanın l920’li yıllarda yapıldığını söyledi.[22] Türbenin bulunduğu arazide  bugün de köy mezarlığı bulunmaktadır.

Türbe içerisinde  Fatma Ana’ya(Hz.Fatma) ait olduğuna inanılan bir tek pabuç altı bulunmaktadır. Hüseyin Hür, bu pabucun Ahi Baba’nın Hanımı’na ait olduğunu söylemiştir.Hastalar, kabirlere niyaz ettikten sonra bu pabucu ağrıyan yerlerine sürerler.

Türbenin giriş kapısında oldukça büyük, bir çift  dağ keçisi boynuzu bulunmaktadır. Türbenin dış batı duvarının alt köşesinde “cöherlik” bulunmaktadır. Hastalar, bu deliğe ellerini sokarak, şifa maksadıyla bir miktar toprak alıp yerler.

Ahi  Baba’nın  Menkıbevi  Hayatı:

Ahi  Baba’nın hayatı hakkında tarihi bilgilere sahip değiliz. Ersin Gülsoy’un tesbitlerine  göre “Ekrek köyünde yer alan bu zaviyenin vakıf geliri l5l9’da 1019 Halebi akça iken l530’da l039 akça olmuştur. Zaviye vakfının 882(l477)  tarihli Kadı Abdullah bin Halil  imzalı hücceti bulunumaktaydı. Hikme(Mursal) nahiyesine bağlı  Eksük köyü Şeyh Bayezid Zaviyesi’nin vakıfları arasında  bulunmaktaydı.” [23]

Ahi köylü Hüseyin Hür, daha l98l’li yılarda, Ersin Gülsoy’un  l99l yılındaki tesbitlerini doğrulayan şu  bilgileri vermişti: “Ahi Baba’nın  asıl adı Şeyh Beyazı-ı Veli’dir. O tarihlerde bu köyün adı  Eksirik  imiş. Ahi Baba köye geldikten sonra köyün adı  Ahi Köy olmuş.” [24]

Ersin Gülsoy’un  tesbitleri ile Hüseyin Hür’ün vermiş olduğu bilgiler birbirini tamamlamaktadır.  1519 yılında bir yerleşim yeri olan  Ekrek köyü bugün ören yer durumundadır. Osmanlı  arşivlerinde yer alan Eksük isimli köy ile Eksirik arasında büyük bir benzerlik bulunmaktadır. Yine Şeyh Bayezid ile Şeyh Beyaz-ı Veli  arasında da büyük bir benzerlik  vardır. Görüldüğü gibi zamanla  Eksük köyü, Eksirik’e; Şeyh Bayezid, Şeyh Beyaz-ı Veli’ye dönüşmüştür. Bizim  tahminlerimize göre  Şeyh Bayezid, Ekrek köyünde bir zaviye açmış; fakat zaviyenin vakıf  köyü olan  Eksirik(Ahi köyü)’te vefat etmiştir.

Şeyh Bayezid hakkında da zamanla bir takım efsaneler meydana gelmiştir.

Köylülerin ifadelerine göre Ahi baba, Eksirik köyüne Erdebil’den gelmiştir. Ahi Baba’nın asıl mesleği demircilikmiş. Yine efsaneye göre Ebu Müslim el-Horasani(Ölm.l37/756)’nin  teberini Ahi Baba döğmüştür.

Bilindiği gibi  X. Yüzyılda  büyük kitleler halinde Müslümanlığı kabul  eden  Oğuz Türkleri’nin yapıcı ve satıcı esnafı  Ahilik namı altında tarih sahnesine çıkmıştır.  Horasanlı Ebu Müslim zamanında  büyük bir güç kazanmıştır. Köylülerin  bu bilgilerden habersiz olarak Ahi Baba ile Ebu Müslim Horasani  arasında ilgi kurması önemlidir.

Erdebilli  bir derviş olan Ahi baba, uzun yıllar Eksirik köyünün sığırlarını yayar. Keramet sahibi bir şahsiyet olduğu için sürünün başında bulunmaz. Sabahleyin sığırları Dumbuca dağına yaylıma gönderir; akşam olunca da  hayvanlar  yaylımdan dönerler...Kurt, kuş...Ahi Baba’nın sığırlarına zarar vermezler... Ahi Baba da köydeki günlük işlerine devam eder. Su yolları   açarak  Dumbuca dağından köyüne su getirir. Türbesinin bulunduğu yere büyük bir havuz yapar; türbesinin etrafını ağaçlandırır. Bugün de türbe civarında havuz kalıntıları mevcuttur.

 Kaynak şahıslar,  bu tepenin l920’li yıllara kadar,asırlık ağaçlarla kaplı olduğunu  ifade etmişlerdir. Türbeye kurban kesmeye gelenler bu ağaçlardan faydalanırmış....Bugün türbenin bulunduğu tepede  kuşburnu, karamuk ve iğde çalısından başka  bitki örtüsü kalmamıştır..[25]

.Ahi Baba’nın etrafında meydana gelen  efsaneler bunlardan ibaret değildir. Bunlardan bir tanesi Ahi Baba’nın keramet gösterip Dumbuca dağındaki canavarı öldürmesidir.

 

Ahi Baba’nın Canavarı Öldürmesi:

Efsaneye göre, Dumbuca dağı eteklerinden geçen Sultan Murad/Kervan Yolu üzerinde bir ejderha türer. Kervanlara yol vermez...Yaylımdaki hayvanları parçalar..Köylüler korkularında yaylaya çıkamaz; tarlalarına gidemez olurlar...Şikayetler, feryatlar artar...Fakat, ejderhayı öldürmeye de kimsenin gücü yetmez.

Divriği Bey’i çaresiz kalır...

Bey’in etrafında bulunanlar:

- Beyim, bu ejderhanın hakkından gelse gelse, Eksirik’te oturan derviş gelir, derler.

Bey, Eksirik köyündeki dervişe haberci gönderip, sarayına davet eder. Ahi Baba, o sırada çamur karmakta imiş. Haberciler köye gelirler, dervişe selam verirler, Bey’in  davetini  iletirler. Ahi Baba da:

- Bey’e selam söyleyin, merak etmesin, elimin çamurunu yıkar yıkamaz  yola çıkarım, diye  cevap verir.

Haberciler köyden ayrılırlar...Divriği’ye gelip Beyin  huzuruna çıkarlar. Bir de  görürler ki  Eksirik köyündeki derviş, kendilerinden önce Divriği’ye gelmiş ve Bey’in huzuruna çıkmış...Hayretlerinden bir şey  söyleyemezler, ayakta dikilip kalırlar.

Bey, Ahi Baba’ya derdini anlatır...Büyük bir sıkıntı içinde olduğu her halinden bellidir. “Derviş Baba, bizi bu   ejderha’dan kurtar...” der. Ahi Baba:

- Beyim, siz merak etmeyiniz, Allah’ın gücüyle ve erenlerin himmetiyle ben onu kısa zamanda helak eder, kervan yolunu açarım, der.

Ahi Baba, Divriği Ulucamii’nin  damına çıkar; okunu alıp yayını çeker..Ok, Dumbuca dağına doğru süzülüp gider...Sonra, aşağı iner...Bey’e:

- Canavarın işi tamam, der.

Kimse Ahi Baba’nın sözüne inanmaz. Ulu Cami’den atılan bir okla canavar vurulur mu, derler.

Bey, olayı doğrulamak için askerlerini Dumbuca  dağının eteklerine gönderir. Askerler, Dumbuca dağı eteklerine vardıklarında canavarın bir ok darbesiyle öldürülmüş olduğunu hayretle görürler...Canavarın kulağını kesip Divriği Beyi’ne getirirler. Ahi Baba’ya  saygısızlık edenler, dervişin ayağına kapanıp özür dilerler.

Ahi  Köyünden Verginin Kaldırılması:

Divriği Bey’i  Ahi Baba’yı ödüllendirmek ister. Ondan dileğini sorar. Ahi Baba da:

- Beyim, benim köyümden asker alınmasın, der. Bey de:

- Asker alırım...Bu, vatani bir görevdir; buna kimsenin gücü yetmez, diye cevap  verir. Bunun üzerine Ahi Baba:

- Benim köyümden vergi kaldırılsın, der. Bey de:

- Bunun değeri yok..Siz, dört beş haneli bir köysünüz, verginizden ne çıkar, diye cevap verir.

Eksürük/Ahi köyünden vergi kaldırıldığı gibi  Üçpınar, Hapa ve Paynik köylerinin gelirleri de Ahi Baba Tekkesi’ne  bağışlanır.

Hüseyin Hür, I. Cihan Harbi’ne kadar bu gelirlerin Tekke’ye muntazaman aktarıldığını söylemiştir. Cihan Harbi çıkınca ordunun erzak ihtiyacı artar, Tekke’ye bağlanan gelir de orduya aktarılır. Ancak gelirin yüzde onu  l920’li yıllara kadar tekkeye bırakılır.

Ahi  Baba’nın  Canı  Geleneği:

Kaynak şahısların ifadelerinden Ekrek köyündeki Şeyh Bayezid Zaviyesi dışında Ahi Baba adına  tesis edilmiş ikinci bir tekkenin varlığı ortaya çıkmaktadır. Bu da Ahi köyündeki Ahi Baba Tekkesi’dir. Kaynak şahısların ifadesine göre türbeye ve bugün yıkılmış olan tekkeye uzun zaman Ahi köyündeki Öksüzoğulları’ndan Aziz ve annesi Yetov(Yeter) Ana ile o aileden ayrılma Temo(Temam/Tamam) hizmet etmiştir. Türbeye ve tekkeye ait kayıtlar  l950’li yıllara kadar  Cimogillerden Mustafa ve Kamber  Gemalmazlar’ın evinde korunmaktaydı. Bu tarihte çıkan bir yangın, evle birlikte belgelerin de yanmasına sebep olmuştur. Ahi köyünde, Ahi Baba adına tesis edilen tekke, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar varlığını korumuştur.

1900’lü yıllarda köylüler her yıl sonbaharda toplanır, tekkenin gelirlerinden bir kısmı ile Ahi Baba’nın  can helvası’nı  pişirip dağıtırlardı. Ayrıca iki de kurban keserlerdi. Kesilen kurban etleriyle bulgur pilavı pişirilir ve civar köylerden gelen ziyaretcilerle birlikte yenirdi. Bu merasıme kasabadan da katılanlar olurdu. Tekkeye ayrılan paranın bir bölümü de hanelere eşit olarak dağıtılırdı. Hüseyin Hür, l900’lü yıllarda yapılan  bir merasimde, kurban paraları ve diğer masraflar çıktıktan sonra kendi evlerine 7 lira düştüğünü söylemiştir.[26] Köylüler, tekkenin geliri kesildikten sonra da bu merasimi l950’li yıllara kadar sürdürmüşlerdir. Hüseyin Hür’ün ifadesine göre 1924 yılı sonbaharında değirmen işi bittikten sonra 2 kurban kesilip Hazerkek ve Erşün köyleri de davet edilmiştir. Daha sonraki yıllarda masraftan kaçındıkları için bu geleneği bırakmışlardır.

İnanışa göre  Ahi Baba, masraftan kaçan köylüleri ikaz etmek için l960 yılında köye iki  dağ keçisi göndermiştir.  Köylüler de  köy içinde sahipsiz dolaşan dağ keçilerini yakalayıp Ahi Baba’nın canı için kesmişlerdir. Yemek pişirip köy halkına dağıtmışlardır. Derlemenin yapıldığı  l98l yılında köy halkı, köye zaman zaman inen dağ keçilerinin yakalanarak Ahi Baba’nın  canı için kesildiğini söylemişlerdir. Bugün(l997) artık o yörede  dağ keçisi  kalmadığı için  Ahi Baba’ya kurban geleneği de unutulmuştur. Türbe civarında kesilen kurbanlar, adak kurbanı olarak kesilmektedir. Ahi Baba adına kesilen kurbanlardan birine ait boynuz, türbenin giriş kapısına asılmıştır.Buna benzer bir geyik boynuzu da Aşudu Tekke köyündeki Hüseyin Abdal türbesinde bulunmaktadır.

 

 



(X) Kutlu Özen, Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili Bölümü Okutmanı, SİVAS[1] Prof. Dr. Neşat  Çağatay, Ahilik Nedir?, Kültür Bak. Yay. Ankara-1990, s.1

[2] Çağatay, a.g.e. , s.22

[3] Çağatay, a.g.e. , s.33

Not:Diyanet Vakfı’nın çıkarmış olduğu İslam Asiklopedisi’nde(c.1 s.529), Ahi Evran’nın künyesi Şeyh Nasirüddin Mahmut Ahi Evran b. Abbas(Ölm.1262 sonları) olarak geçmektedir.

[4] Ziya Kazıcı, Ahilik, Diyanet İslam Ansk. C:I, s.540-541

[5] İbn Batuta Seyahatnamesi’nden Seçmeler, Hz. İsmail Parmaksızoğlu, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul-1971, s.25-26-27

[6] Merih Baran, Bir Ulu Türk Emiri Ahi Emir Ahmed Kimdir, REVAK/98, Sivas Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Sivas 1998, s. 76-78 ve ayrıca Merih Baran, Ahi Emir Ahmed, Kültür Bak.Yay., Ankara 1991

 

[7] İsmet Parmaksızoğlu, İbn Batuta Seyahatnamesi’nden Seçmeler, MEB, 1000 Temel Eser, İstanbul 1971, s.25-27

[8] İsmail Hakkı-Rıdvan Nafiz,Sivas Şehri Yayına Haz. Prof.Dr.Recep Toparlı, Sivas 1997, s.184

[9] Merih Baran, Bir Ulu Türk Emiri Ahi Emir Ahmed Kimdir, REVAK/98, Sivas Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Sivas 1998, s76-78 ve ayrıca Merih Baran, Ahi Emir Ahmed, Kültür Bak.Yay., Ankara 1991

[10] İsmail Hakkı-Rıdvan Nafiz, a.g.e, s.195

[11] Saim Savaş, Bir Tekke’nin Dini ve Sosyal Tarihi/Sivas Ali Baba Zaviyesi, Dergah Yay., İstanbul 1992, s.165

[12] Kutlu Özen, Sivas ve Divriği Yöresinde Eski Türk İnançlarına Bağlı Adak Yerleri, Sivas 1996, s.52

[13] . Necdet Sakaoğlu, Türk Anadolu’da Mengücekoğulları, Milliyet Yay., Eylül, l97l ve ayrıca Sakaoğlu’nun Divriği Tarihinden Çizgiler adlı makalesi(Divriği Madenleri Müessesesi 50. Yılında, s.l7-l89

[14]  M.Fahrettin Başel, Sivas Bülteni, Kamil Kitabevi, Sivas, l935, s. 47.

[15] Kutlu Özen, Divriği İlçesindeki Ahi zaviyeleri, Revak/94, s.61.

[16]  Necdet Sakaoğlu, Türk Anadolu’da...., s.146

[17]  Ersin Gülsoy, xvı. Asrın İlk Yarısında Divriği Kazası(l5l9-l548), Yüksek Lisans Tezi(Marmara Üniv., l99l),s.26

[18]   Galip Eken,  Fiziki, Sosyal ve İktisadi Açıdan Divriği(l775-l845), Doktora Tezi(Ankara Üniv., l993),  s.46-48

[19]  Kutlu Özen, Sivas’ın Divriği İlçesindeki Ahi Yusuf Türbesi, Töre,Sayı:34, Temmuz l982, s.5l

[20]   Ersin Gülsoy, a.g.t., s.25

[21]  Galip Eken, Fiziki, Sosyal..., a.g.t., s.47-49

[22] Hüseyin Hür, Ahi Köyü (l898-l984); Ahi köyündeki 8 Ağustos l98l tarihli derlememiz.

[23] Ersin Gülsoy, a.g.t., s.26

[24] Hüseyin Hür,  Ahi köyündeki  8 Ağustos l981 tarihindeki derlememiz.

[25] Ahi köyündeki 8.7.1997 tarihli alan çalışmamız.

[26]  Hüseyin Hür, Ahi köyündeki  8 Ağustos l98l tarihli derlememiz.

Bu sitenin tüm hakları Yazar Kutlu ÖZEN' e aittir.Tecer Bilisim
© 2009 -yönetici girişi-